Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Olgunlaşmak...‏

Gönderen Dert Ortağı 06 Eylül 2010 0 Yorum edit post | |

http://img251.imageshack.us/img251/5415/olgunlasmaksesli.jpg
Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.
İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.Ben demiştim sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor..

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele. Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama çokta yorulmaktan kendimi çokta hırpalamaktan yana değilim. Gerektiğinde hayır demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum. Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.

Aileme, eşime ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.

Önce kendine güzel görünmelisin, kokoz da deseler kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim. Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı .Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.Sonra Sezen’in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.

İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor. Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk. Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor. Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor.

Bir gün hepinizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

Can Dündar

Sevgiye Dair

Gönderen Dert Ortağı 30 Temmuz 2010 1 Yorum

http://img413.imageshack.us/img413/7057/zoomto.gif

Mumun yanına oturmuş, kıpırdanan alevlere içini dökerken yanaklarından yaşlar süzülüyor ve mırıldanıyordu:


-Ey sevgili! Hayalin gözümde, ismin dilimde, sarayın kalbimde... Peki ama nereye kayboldun?!. Gözlerim her yerde seni arıyor, hâlbuki işte gözbebeğimdesin; kalbim durmadan seni özlüyor, hâlbuki işte bağrımın içindesin. Kaybolup gittin desem kalbim beni doğrulamıyor. Çünkü sen onun içinde bir sır gibi kaldın, hiçbir yere ayrılmadın. Yok, gitmedin, hep yanımdasın desem, gözüm beni yalanlayacak, hani nerede sevgili, diyecek. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kaybolan ile bulunan, doğru ile yalan arasında şaşkın kalakaldım. Gönlümdeki yangına şahitlik ederek şu alevlerin içinde gülümseyen, şu gözyaşıma yansıyan hayalin ne vakit hakikat olacak? Ateş ile su arasında kalan hasretim ne vakit dinecek? Neredesin, kiminlesin, neylersin bilsem!..
Baştan sona hasreti anlatan bu sözleri işitince içimin burkulduğunu, derin bir keder hissettiğimi itiraf etmeliyim. "- Galiba kurt ile kuzu, aslan ile ceylan rollerini değiştiler" dedim içimden. Çünkü bir sevgili, ancak böyle bir durumda içini dökerken yukarıdaki cümleleri söylerdi. Seven ile sevilen arasında olup bitenler değiştikçe kimlikler de değişir, seven ile sevilen rol dönüşümüne uğrarlardı. Bu durumda seven işin başlangıcında sevgiliyle ilişkilendirilen, ona benzeyen her şeye ilgi duyuyor, benzemeyenleri bile ona benzetiyor, bundan haz alıyordur. Mecnun dağda tuzağa ayağını kaptırmış bir ceylan görünce onun gözlerini Leyla'nın gözlerine benzetmiş, sırf bu yüzden avcıyı bekleyip diyetini ödeyerek onu serbest bırakmıştı. "Niçin böyle yaptın?" dediklerinde ise "Leyla'ya benzeyen birine zulüm yaraşık değildir!" cevabını vermişti. Mecnun o vakit Leyla'nın aşkının henüz başlangıcında olduğu için böyle davranmıştı. Çünkü sevgi kemale erince seven, mükemmelliğin yalnızca sevgilide olduğunu fark eder ve artık ona benzer bir şey bulamaz. Tıpkı bunun gibi sevginin başlangıcında seven feryat figan eder, ağlayıp inler, yanar yakılır, kalbindeki ateşin dumanı ağzından ah olarak çıkar. Ama sevgi kemale erip de sevenin varlığını ele geçirince artık inlemeler ve ağlamalar son bulur, seven latif bir cisme dönüşür; kusurluluk biter, paklık başlar. Yani ateşin alevi büyüdüğü vakit dumanı azalır, hatta kaybolur gider. Bu durumda sevilen seven için kesif bir dumana dönüşür. Hem de bütün alevi örten bir duman.
Hayal ile gerçek arasındaki sevgilinin hikâyesine dalınca birden şehrimi özlediğimi hissettim. Sevgi bana şehri hatırlatmıştı. Belki de sevgi şehri özlemekti. Çünkü şehirler sevgililer gibi sevgileri de saklar, perverde eder. Birden fark ettim ki düşündüklerim yüzünden gönlüm hassaslaşmış, yüreğimin titremesi iki katına çıkmıştı. Sevgi hatıraları yenilemek, eski dostları yeniden görmeyi arzulamaktı herhalde. Çünkü bunu hayal ederken bile sevgi insanın içini ısıtıyor, huzur veriyordu. Hayat sevgiyle yaşanmalıydı.
Bir ara "-Acaba aslan da ceylanın yurduna varırken seviniyor mudur?" diye içimden geçirdim. Acaba onun dışında sevgisini yitirdiğini, ona varınca da sevgiyi bulmayı umduğunu söyleyebilir miydim?!.. Hani herkes için matem olan yurt, seven için bayram, herkese Muharrem olan günler sevene Zilhicce olur gibi... Zeliha'nın, bütün adların içine Yusuf'un adını gizlemesi gibi... Sevgili adını diğer adları söylediğinden daha sıcak bir içtenlikle söylemek, sevgi kelimesini başka kelimelerden farklı telaffuz etmek, sevgi derken sanki yüreğinin bir parçası da ağzından birlikte dökülmek, sevgilinin kalbiyle sevenin kalbi arasında bir ilmeğe bağlanmak gibi...
O zaman düşündüm. Sevenin özünde taşıdığı cevher neydi de sevgili o cevhere yansıyordu? Seven, sevgiliyle olmaktan menfaat uman değil, menfaatini sevgiliyle olmaktan umandı çünkü. Sevdiğini söyleyenlerin çoğu ancak sevgilinin bezirgânları, hakiki seven ise onun satışa çıkarılmış metaıydı. Sevgili ona "- Gel kendini ben eyle.!" dese derhal feda olur; çünkü ona muhtaçtır. Eğer seven kendini hakikaten o eylerse belki o da kendini seven eylemeye yönelir. Eğer sevilen kendini seven eylerse, bilinsin ki sevgide ihtiyaç içinde kalmış demektir. Eğer seven kendini sevgili eylerse tamamlanma sevilende gerçekleşmiş; böylece her şey sevilen olmuş sayılır. O vakit niyaz aradan kalkar her şey naz olur. İhtiyaç aradan gider sevgide kendine yeterlilik başlar. Fakirlik kaybolur, zenginlik gelir. Velhasıl her şey bir çare olur, çaresizliğin adı yeryüzünden silinir!..
Bütün bunları düşündükten sonra bir karara vardım. Seven sevdiğini bir sevgili, bir canan sanırsa yanılır; oysa bilmelidir ki sevilen sevenin cananı değil bizzat canıdır.
Ey büyük üstad, ey Fuzulî!.. Sen Leyla ile Mecnun'u yazmasan, cihanda sevgi adı eksik kalırdı!.. Değil mi ki söyledin:
Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever
Canı için kim ki cânânın sever cânın sever.

İskender Pala
27 Temmuz 2010

Hayatı güzelleştirmek

Gönderen Dert Ortağı 18 Temmuz 2010 0 Yorum edit post | |

Anlatırlar ki penceresi Sadabad sarayına bakan sıbyan mektebinin bahçesinde yaseminlerin berrak ıtırları havuzun fevvaresinde kırılan sularla buluşurken dokuz-on yaşlarında sekiz çocuk, rahlelerinin başına oturmuş musıkî ve kıraat dersi alıyorlardı.

Hepsi Eyüpsultan köyünden olan bu çocuklar içinde İstanbul'un ünlü âlimlerinden inci taciri Celil Mirza'nın güzel kızı Bihruze de vardı. Hace muallim haftanın üç günü geliyor, dillere destan güzelliğiyle Haliç'in iftiharı sayılan küçük yalılardan güle oynaya mektebe varan çocukları bahçedeki kameriyenin altında yan yana diziyor, musıkî meşk ettiriyor, bendir, çeng, ney ve rebap usulü gösteriyor, sonra da şiir, Arapça ve Farsça çalıştırıyordu. Çocukların dördü hanende, diğer dördü sazende olarak yetişiyordu. Bihruze, hanende arkadaşlarına eşlik ederken çengini dizine koyup göğsüne yaslıyor, parmaklarının zarif hareketleri ney ve rebaba eşlik ediyordu. Mektebin köpeği o çalarken hiç ses çıkarmadan dinliyor, sanki onun çeng sesini anlıyordu. Hace muallim, Bihruze'nin, çengin tellerine dokunur veya parmaklarını perdeler üzerinde gezdirirken yaptığı zarif hareketlerin musıkîye çok yaraştığını ve ileride şarkılarını saraylarda sultanların dinleyeceğini her fırsatta ilan etmekten ve onu övebildiği kadar övmekten kaçınmıyordu. O ki ne kadar övülse o kadar layık idi; çeng nağmeleri onun ellerinde yanık ve içli bir hikâyeye, derin ve kadim bir nefese dönüşüyor, dinleyenlerin kalbine bir hüzün bırakıyor, ney ile yarışıyordu. Uzayıp giden dalgaları ve yemyeşil yamaçları perde perde dolaşan ve Kâğıthane'de hemen her kulağın alışık olduğu çeng sesinin en efsunlu hali sanki bu küçük çocuğun nefesiyle ruh buluyor gibiydi.

O gün musıkî faslı bitmiş, güzel yazı için hokkalar rahlelerdeki yerlerini almıştı. Hace muallim, yazı meşki için getirdiği kitabı torbasından çıkardığı vakit ise bütün öğrenciler sevinçten ellerini çırpmaya başladılar. Çünkü en sevdikleri kitaptı bu. İçinde öyküler vardı ve o kitabın içindekiler üzerine yazı temrinleri yapmak her zaman bir eğlence olagelmişti. Hace muallim, kitabı öğrencilerden birinin önüne koydu. Çocuk, rastgele açtığı bir sayfadaki hikâyeyi kelime kelime okumaya başladı. Birkaç dakika içinde sınıfta bütün dikkatler hikâyeye çevrilmiş, okunan kelimeler ile yazan kamış kalemlerin cızırtısından başka ses duyulmaz oluvermişti:

" Mecnun'un kabilesi bir araya gelmiş ve Leyla'nın obasına bir haber göndermişlerdi:

- Bu delikanlı sevgisinden helak olacak; azıcık merhamet gösterseniz de bir kere olsun Leyla'yı görmesine izin verseniz ne ziyanı olur?

Leyla'nın obasından cevap geldi:

- Onun Leyla'yı görmesini engellememiz Leyla için değil, onun içindir. Zira o Leyla'yı görmeye dayanamaz diye korkuyoruz.

Bunun üzerine Mecnun'u getirmişler. Daha Leyla'nın kapısını araladıkları vakit Mecnun Leyla'nın gölgesini görmüş ve yere yığılıvermiş."

Hikâye bittiği vakit havuzun başında öncekinden daha derin bir sessizlik oldu. Fıskiyenin su şıkırtıları bile duyulmuyordu neredeyse. Hace muallim dersin bittiğini söyleyecekti, ama kimse yerinden kıpırdamıyordu. Bihruze birden kendini toparladı. O sırada beyaz kâğıda dökülen bütün siyah mürekkepler Leyla ve Kays isimlerini yazmıştı. İçine sevgi sindirilmiş bu hattın bambaşka bir tarz oluşturduğuna inandı. Harflerin her biri âhengin ve tenasübün üstatlar tarifine uygun görünüyordu. Şeyh Hamdullah yazsa böyle yazardı. Konu sevgi olunca Bihruze, hattın güzelleştiğini fark etti.

Hace muallim dersin bittiğini söylemedi, hayır, onun yerine musıkî meşki için herkesin hazırlanmasını söyledi. Sınıfta bir kıpırdanma oldu. Hanendelerin akıllarında hâlâ Kays'ın düşüp bayılması sahnesi vardı anlaşılan. Ritm başladı, nefesler birer birer ahenge girdi. Yunus güftelerinden birini geçmeye başladıklarında ise terennümler ağızlarında sanki can buldu ve seslerine öylece yansıdı. Akıllarında hâlâ hikâyedeki sevgi vardı. Hiç kimse diğerine söylemedi ama musıkînin güzelleştiğini fark ettiler.

Bihruze'nin çeng sesi bittiği zaman mektebin köpeği usulca yerinden kalktı, köşedeki eniklerinin yanına doğru ilerledi, her birini ayrı ayrı kokladı. Sevgi bahçeye yayılmış olmalıydı; enikler annelerindeki şefkatin daha bir güzelleştiğini fark ettiler.

Meşkin sonunda Hace muallim yerinden doğruldu. Böyle güzel talebeleri olduğu için şükretti. Bir kez daha yaptığı işin güzelliğinden memnun oldu, ömrünü eğitmeye adamış olmaktan mutluluk duydu. Hem de sevgiyle eğitmeye... Yazdırdığı hikâyedeki sevgi gibi... O gün dersin daha da güzelleştiğini fark etti.

Keşke bu hikâye dört yüz yıl evvel yaşanmış olsaydı, keşke o zaman kız çocukları da erkek çocuklarla birlikte mektebe varsaydı da oralarda bilim, sanat, edebiyat ve estetik okusalardı. Eğer öyle olsaydı biz de bugün hayatın güzelleştiğini fark edecektik.

İskender PALA
13 Temmuz 2010, Salı

Aşk Yüzünden

Gönderen Dert Ortağı 22 Haziran 2010 0 Yorum edit post | |

http://img151.imageshack.us/img151/5893/c1gm1.jpg
Bir zamanlar bir sergide, bir iğne, yanında da bir pertavsız görmüş ve şaşırmıştım.. Sonra pertavsız ile iğneye baktım, hayret ki hayret!.. İğnenin deliğinde, hamuduyla geçmekte olan bir deve kervanı vardı. Sanatçıyı tebrik etmiştim.


Geçen gün Karamanlı Nizami divanını okuyordum. XV. yüzyılın gölgede kalmış bir şairidir o. Aşk yüzünden henüz otuzbeş yaşlarındayken ölmüş yakışıklı bir genç imiş. Fatih, Karaman beyliğini topraklarına kattığı vakit veziri Mahmut Paşa onu alıp İstanbul'a getirmiş, burada "Gün (güneş) yüzün görmeyeliden ki günüm dün (gece) gibidir / Bana bin yılca gelir gerçi sana dün gibidir" dediği bir güzele tutulmuş ve yazdığı hicran dolu şiirler henüz bir divanı yeni doldurmuş iken göçüp gitmiş. Onun genç ölümü Türk edebiyatı açısından tam bir kayıp sayılır. O yiğit ve âşık adamın şu beytine rastlayınca hem o sergiyi hatırladım, hem de bir nebze olsun kederine ortak olup ölümünü anladım:
Üştür-i sermest eğer götürse hicrânım yükün
Zülf ü hattun gibi kâfir cenneti mesken tutar
Yani, "Ey sevgili!.. Eğer benim ayrılık yükümü esrik bir deveye yükleseler, senin saçların ve ayva tüylerin gibi kâfirler cenneti mesken edinirler."
Bu beytin künhüne varabilmek için birkaç noktada sizi aydınlatmam gerekiyor. İkinci dizeden başlayalım: Şair, buradaki "kâfir" kelimesinde bize adeta göz kırparak bir sihir gösteriyor (sihr-i helal). Kâfir kelimesinin lugat anlamı "kara, siyah" demektir. Divan şairlerine göre sevgililer kara zülüf, kara saç, kara ben, kara göz sebebiyle hep kâfir özelliklerine (acımasızlık, âşığın kanını dökmek, zalimce davranmak vb.) sahiptirler. Bunun için şair "Zülf ü hattun gibi kâfir..." derken (sanki kâfir kelimesinden sonra bir virgül varmış gibi) bir yandan sevgilinin zülüf ve ayva tüylerinin siyahlığından dem vuruyor, diğer yandan bu ayva tüyleri ve zülüflerin Nizamî'ye çektirdikleri yüzünden (zalimlik, acımasızlık vs.) kâfirlik ettiğini, bu yüzden cehennemlik olduğunu, buna rağmen sırf sevgiliye ait olmak dolayısıyla cenneti mesken tuttuklarını imaya çalışıyor, yani cehennemlik iken cennete girdiklerini söylüyor. Öte yandan sihr-i helal sanatı gereği dizedeki "kâfir" kelimesini kendisinden sonraki kelimelerle bütünleştirdiğimizde (yani "kâfir" kelimesinden önce virgül varmış gibi okuduğumuzda) kâfirlerin cenneti mesken tutabilecekleri, bunun için de sevgilinin zülüf ve ayva tüylerinin emsal teşkil ettiğini, yani kâfirlik yaptığı halde cennete girmek gibi şaşırtıcı bir sonucu bize gösterdiği için kâfirlerin cennete girmelerine kapı açılacağı söylenmiş olmaktadır.
İlk dizede, önce ağzı köpürmüş bir deve (üştür-i sermest) ile karşılaşıyoruz. Ağır yükten dolayı beli bükülmüş, ayaklarında derman kesilmiş, ağzı köpük köpük ıstırapla inleyen ve sanki sarhoş gibi yürüyüp yol alan bu devenin sırtında yalnızca ayrılık (hicran) yükü vardır. Maddi bir yükten ziyade manevi ağırlığı olan bu dehşetli yük deveyi o derece ezmiş, eritmiş, belini inceltmiş ve zayıflatmıştır ki deve sanki bir sicime dönmüş, o yükün altında incelip yok olma noktasına varmıştır. Bu öyle bir sicimdir ki hani bir iğneye taksanız iğne deliğinden hemen geçiverecek. Burada bir an düşünelim ve gözümüzün önüne bir devenin bir iğne deliğinden geçecek derecede incelmesini getirelim. Müthiş bir mübalağa!.. Ayrılık yükü altında iğne ipliğe dönen bir deve!..
Kur'an-ı Kerim'de bir ayet-i kerime vardır: "Şüphe yok, o kimseler ki ayetlerimizi tekzip ettiler ve onlara karşı tekebbürde bulundular. Onlar için gök kapıları açılmaz ve deve, iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir. (A'raf, 40)" Allah burada kâfirlerin cennete girmelerinin imkânsızlığını "bir devenin iğne deliğinden geçmesi" misaliyle açıklamakta ve "Ancak bir deve iğne deliğinden geçerse kâfirler de cennete girebilirler!" buyurmaktadır ki anlatılan şeyin imkânsızlığı ortadadır. Gel gelelim biz Nizamî'nin beytini bu ayet ışığında okuduğumuzda bütün kâfirlerin cennete doluşması imkân dışı olmaktan çıkıvermektedir. Çünkü zavallı şairin hicran yükünü çeken deve o ağır yük altında o derece zayıflayıp, ezilip incelmiştir ki, onu bir iğne deliğinden geçerken görebilirsiniz. Allah'ın kâfirlere cennet vaadi "devenin iğne deliğinden geçme" şartına bağlı olduğuna ve bu şart da yerine geldiğine göre hepsinin cennete doluşmaları mümkün olacaktır. Nitekim sevgilinin zülfü ve hattı da bu vesileyle cennete girmiş olacaklardır. Çünkü şair bu hicran yükünü zaten o iplik kadarcık zülüf ve ayva tüyleri uğruna çekmektedir. İmdi, sevgilinin bir tek zülfüne tutulup da o uğurda incelip zayıflayan bu şairin o hicran yarası ile ölmesine şaşılır mı?!.. Ruhu şâd olsun!.. Allah rahmetini esirgemesin!..
Bu beyitteki nükteyi daha sonra Fuzulî üstadımız da bir beytinde kullanmıştır:
Bu gamlar kim benim vardır, bağîrin başına koysan
Çıkar kâfir cehennemden güler ehl-i azab oynar
Bu dahi şöyle nesre çevrilebilir: "Benim çektiğim gamları eğer bir devenin sırtına yükletsen, onun ağırlığından o derece zayıflar ki iğne deliğinden bile geçebilir. O zaman da kâfirler cehennemden çıkar ve azaptan kurtuldukları için gülüp oynamaya başlarlar."

16 Mart 2010

İskender PALA

Mavi Patikler (Hikaye)

Gönderen Dert Ortağı 29 Mayıs 2010 0 Yorum edit post | |


Mavi Patikler (Hikaye)


İhtiyar adam tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Kendi kendine düşünüyordu; “-Oh. . be ferahladım. Ölümlü dünya”.

Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti. Tapu dairesinde çıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle yemeğini yedi, vakit geçirmek için parkları dolaştı. Bir parkta Cem Karaca’nın şarkısı çalınıyordu; “Allah Yar! Allah Yar!”.

Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan düşünceler içindeydi;

-Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne diye eziyet çeksin yavrum.

Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına geldi; “-Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar, ziyarete gelmeye de önem verse ya. ”

Bir an dalgınlaştı; “-Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama…” derin bir nefes aldı “-Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi. Eşine, çocuklarına iyi baksın da…” biraz da kendini teselli etmek için söylendi …biz bu gün varız, yarın yoğuz. ”

Evine yaklaşınca yine durgunlaştı, “-Bakalım hanım ne diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye biraz kırgın ama…. ” Düşünceler içinde zili çalarken, güleryüzlü olmaya çalıştı; “-Yook, iyi oldu canım. Biz ölünce oğlan rahat edecek, kötü mü?”

Hanımı kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak hanımına;

-Nasılsın hanım bu gün bakalım?

Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı gösterdi;

-Ne yapayım, bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye.

Eve girerken devam etti;

-İnsan şehirde özlüyor çiçeği, yeşilliği.

-Eee. . köy gibi olmaz buralar tabii.

Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;

-Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde olsak ne güzel olurdu.

İhtiyar adam bir an yüzüne baktı hanımının;

-Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım demiştim de “-Ben torunları özlerim. ” Diye tutturmuştun.

Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;

-Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda. İnsan çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların altında, bahçelerde yürümeyi özlüyor.

-Allah Allah ! Tamam hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele havalar ısınsın biraz gideriz

-Havalar kim bilir ne zaman ısınır. Beklemek şart mı?

-Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hala seni tam anladım diyemiyorum. Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun, bir gün de hemen gidelim diye. Dur da bu gün ne oldu anlatayım.

Kadın endişeyle baktı kocasına;

-Noldu, oğlanı mı gördün?

-Yok canım, nerden göreyim !

Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kağıdını çıkardı.

-Bu nedir biliyor musun?

-Hayırdır?

-Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de ölürsek, oğlumuz kapı kapı uğraşmasın, diye evin tapusunu onun üstüne yaptım.

Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü gülümseme sandı. Hanımı fısıldar gibi söylendi;

-Oğlumuz da bu gün buraya gelmişti, öğleden önce.

-Öylemi, vay hayırsız. Demedin mi, ‘uzun zamandır niye gelmiyon’ diye. Seni üzülmesin diye söylemiyordum ama ‘bizi unuttu’, diye kızmaya başlamıştım. Torunları da getirdi mi?

-Murat’ı getirmiş. O da “-Sıkıldım, gidelim. ” Deyip durdu.

-Vay kerata vay. Akşam gelse de ben de görseydim. Neyse, hayırdır, gündüz vakti niye gelmiş ?

Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde, çiçekleri sular gibi durarak masadaki kağıdı gösterdi;

-Şu kağıdı getirmiş.

İhtiyar adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin olamadı. İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki kağıda uzandı.

Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Yaşlı kadın kızaran gözlerini kocasının görmemesine dikkat ederek, eşinin kolundan tuttu koltuğa oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru uzaklaştı.

İhtiyar adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş okudu. “ Yaşı ilerlediği ve aklı muhakemesi yerinde olmadığına ve ekonomik varlığını idare ve idame edemeyeceği, ekteki doktor raporuyla da tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz varlıklarının, resmi varisi oğlu Süleyman tarafından idaresine karar verilmiştir. ”

Resmi kağıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Başını yere eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı, gözlerini sildikten sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi. Eşinin titreyen ellerini tuttu. İhtiyar adam, oğlunun neden kendini doktora götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak;

-Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?

-Canım ne olacak, bir gün de temizlerim ben.

-O evde, dizlerin üşürdü senin.



İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, “Yüreğimin üşümesi daha kötü diye düşündü”.

-Merak etme, üşümem…üşümem…

-Yarın mı gidelim diyordun?

-Sen bilirsin bey.

-Eşyaları bir taksiye atarsak, Son otobüse yetişiriz.

-Olur. . Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen hazırlanırım.

-Hazırlan. Şu kağıdı da tapuyla beraber masaya koyuver, oğlan gelince aramasın.

İhtiyar adam, içinden düşünüyordu, “-Dünya fani, Allah Yar”



İhtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla hazırlanıyordu. Giysileri bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı, bir an düşünüp çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kağıtların üstüne ters olarak bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği aldı, öptü. Bu büyük torununa ördüğü ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı mavi patiklerdi. Çantaya, fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi patiklerin üstüne düşen göz yaşlarını yavaşça sildi.


Ahmet Ünal ÇAM 12-05-2006

İstanbul'da Aşk~Mihrümah Sultan

Gönderen Dert Ortağı 07 Nisan 2010 0 Yorum edit post | |

Aşk İstanbul’da illaki birinin bir başkasına önünde diz çöküp ellerini kavuşturup, “ben seni seviyorum” demesiyle ortaya çıkan bir duygu değildir. Aşk; hiçbir zaman söylenemeyen, söylenemediği için büyük olan, sevgilinin adını dile düşürmemek için sevgilinin adını anmayan, Ve sevgilinin adını anmadan kendi dünyasında onu içinde çoğaltan bir duygudur.

Misalini şöyle vereyim: Leylaya diyorlar ki: “Leyla, Kaysmı seni daha çok sevdi sen mi Kaysı daha çok sevdin? “ Leyla diyor ki: “Bu soruyu sormanıza şaştım. Nasıl böyle bir soru sorarsınız? Elbette ben onu daha çok seviyorum” “-Ama Leyla o senin için dağlara düştü, çöllere düştü, vahşilerle düşüp kalkmaya başladı, aklını yitirdi senin için. Sen nasıl onu daha çok sevdiğini söyleyebiliyorsun?” Bunun üzerine Leyla şu cevabı verir: “O gitti bana olan aşkını onunla bununla paylaştı, ama ben aşkımı şuracıkta (kalbimde) sakladım ve hiç kimseciklere söylemedim. Şimdi siz söyleyin bakalım o mu beni daha çok sevmiş ben mi onu”. Böyle söyleyince sevgilinin adını dillendirmemek gerektiği ortaya çıkıyor. Şimdi sevgilinin adını dillendirmeden İstanbul’da yaşanmış bir aşkı size anlatmak istiyorum:

***Mihrümah Sultan***http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/c/c2/Mihrimah_sultan.jpg
Kanuni Sultan Süleyman zamanında bir kız yaşardı bu şehirde. Adı: mihrümah... Mihrümah; güneş ve ay demekti mihir güneşti, mah ay idi. Babası Sultan Süleyman kızına mihrimah adını koyarken bir yanağı güneş öbür yanağı ay gibi parlak olsun diye koymuştu.
Mihrümah büyüdü. 18-19 yaşına gelmişti. Sarayın entirkalarından sıkılan Mihrümah o dönemde politik bir evlilikle Rüstem paşayla evlendi. Rüstem paşa Mihrümahın ruhuna uygun bir damat olmamıştı. Ve Mihrümah içine kapandı, sonra kendi varidatıyla, gelirleriyle İstanbul’da güzel eserler yaptırmaya başladı. Bir gün Mimar Sinan ustayı çağırdı dedi ki “usta benim için İstanbulda güzel bir yerde güzel bir külliye yap.”( külliye bir yapı kompleksiydi; içinde okul, hamam, mektep, medrese camii vb. bulunuyordu.)Ve bütün bu kompleksi Sinan: “Nereye yapayım Sultanım?” dediğinde “Yerini sen seç” dedi Mihrümah. Ve Sinan Üsküdar’da (bugün Üsküdar İskelesinin olduğu yerde, vapurların yanaştığı iskelenin hemen ayağında) Sultan tepesinin yamaçlarını seçti. Mihrümah külliyesini oraya yaptı. Mihrümah külliyesi o kadar zarif ve şehre yakışmıştı ki Üsküdar İstanbul’un karşısında Mihrümah külliyesiyle zenginleşmişti. Mihrümah külliyesi cidden çok güzeldi. Ve ondan sonra Sultan tepesinin yamaçlarına yapılan bütün ahşap evler Mihrümahın güzelliğine uysun diye özel bir mimari izinle yapıldı. (şöyle ki; külliyenin arka planında kalan Sultan tepesine yapılacak evlerin pencere ve kapı büyüklükleri normal boyutlardan 2/3 oranında daha küçük yapılacaktı. Bunun amacı ise insanların pencere ve kapı alglaması aynı olduğundan arkadaki evleri normal boyutta düşünmesini sağlayarak külliyeyi ön plana çıkarmaktı. Kısacası Sultan tepesine bakanlar Mihrümah külliyesini bir göz aldatmacasıyla 2/3 oranında daha büyük görüyorlardı.)
Aradan yıllar geçti. Mihrümah yeniden para biriktirdi ve Mimar Sinan ustayı yeniden çağırdı. Dedi ki: “Usta, benim için yeni bir külliye yap” o zaman Sinan usta: “Nereye yapayın sultanım?” dediğinde Mihrümah “Yerini yine seç seç usta” dedi. Ve Mimar Sinan İstanbul’un yedi tepesinden en güzel, en yüksek olan tepeyi bugün ki Edirne kapısı dediğimiz surların dibindeki tepeyi seçti. Ve oraya yine bir mescit, bir mektep, bir camii, bir medrese, bir hamam, bir sebil, bir çeşme vb. bir külliye yaptı…

***

Çok sonra Tanzimat yıllarında bir şair bir gün her iki külliyeyi aynı anda görebileceği bir yerde durdu. Ve o zaman bir şeyi keşfetti. Mimar Sinan iki külliyeyi öyle iki noktaya yapmıştı ki; birisi asyanın birisi avrupanın birbiriyle kucaklaştığı bölgeye birbirlerini görebilen mahalde o kadar uyumlu iki yere yapmıştı ki; sabahleyin nisan ve mayıs aylarında Üsküdar’da ki Mihrümah külliyesinin iki minaresinin arasından güneş doğarken Edirnekapı’da ki Mihrümah külliyesinin kubbesi üzerinden ay batıyor. Akşamleyin Üsküdar’da ki Mihrümah külliyesinin kubbeleri arasından ay doğarken Edirnekapı’da ki küliyenin kubbesi üzerinden güneş batıyordu.
Kadının adı Mihrümah idi. Yani ay ve güneş. Ve Mimar Sinan öyle iki yere iki külliye yapmıştı ki gök kubbenin altında binlerce yıl adını andırabilecek bir güzelliği ona hediye etmişti aslında. Peki, neden hayatında hiç kimseye (kanuniye bile) yapmadığı bu güzelliği Mihrümah Sultana yapmıştı? Oda Leyla gibi aşkını kalbinde saklayıp sevgilisin adını dillendirmeden yaşadığı aşkını böyle yaşatmak istemiş olsa gerek.

İskender PaLa..

Senai Demirci : Noktalama İşaretleri

Gönderen Dert Ortağı 17 Mart 2010 0 Yorum edit post | |

http://i42.tinypic.com/k0j6ed.jpgNoktalama İşaretleri

Uzun ince bir yolda yürüyorum. Sevdiğime giden yolda…Yürürken, ayağıma incecik bir şeyin battığını farkettim. Ah evet, bir virgüldü bu… Benden önce okuluna giden bir öğrencinin kitabından düşmüş olmalıydı. Ah, şu çocuklar, ilk okumaya başladıklarında virgülleri gereksiz görürler. Yeni yeni tanıdıkları kelimelerin arasında ayrık otu gibi duran bu tuhaf garip şeyleri pek sevmezler. Yazarken de en çok virgülleri unuturlar. Hemen cebime attım bulduğum ilk virgülü… Böylece sevdiğime daha çok şey söyleyebilecektim. Daha uzun cümlelerle ifade edebilecektim kendimi… Ona iltifat ederken bir çok güzel sıfatı arka arkaya sıralayabilirdim…

Aralarında virgüller olan güzel sıfatların hepsini ona söyleyebileceğimi düşününce, sevinçle bağırmak istedim. İçim içime sığmıyordu. “Ne güzel” diye bağıracaktım ki, boğazım düğümlendi. Duygularımı haykıramadım. Tam o sırada, elime sıcak bir şey dokundu. Evet, bir ünlem işaretiydi bu! Biraz önce yoldan bağıra çağıra geçen gençlerin ağzından düşmüş olmalıydı. Ah şu gençler… Olur olmadık yerde ünlem kullanırlar. Ağızlarında sakız gibi çiğnerler ünlemleri. Heyecanlarını ünlemlerin sivri uçlarına asarlar. Ben de kulağıma küpe yaptım bulduğum iki ünlemi. Artık haykırabilirdim aşkımı.. Hep tek düze konuşmak yerine, heyecanlarımı sevgi sözlerine yükleyebilirdim.

Yürümeye devam ettim. Kendimden emindim. Bütün sorularını cevaplamış, bütün şüphelerini gidermiş bir yetişkin olarak adımlıyordum tozlu yolu. Derken, saçlarıma bir şeylerin takıldığını farkettim. Elimle çekip aldım. Bunlar soru işaretleriydi. Biraz önce altından geçtiğim ağacın dallarından bulaşmış olmalıydılar saçlarıma. Avucumda karınca gibi kıpır kıpır dolaşıyorlardı. Hemen avucumdan atmak istedim. Yolun kenarında akan dereye doğru savurdum. Ama nafile.. Avucuma yapışmışlardı. Avucumdan fırlatabildiklerim de pıtırak gibi elbisemini orasına burasına yapışıverdi. Etrafıma baktım. Benden önce bir bilge yürümüş olmalıydı bu yoldan. Düşünceli ve sessiz bir bilge. Soru işaretlerini herkesin başının değebileceği bir ağaç dalına takmış olması bilgece bir işti. Oysa benim soracak bir şeyim yoktu sevdiğime.. Çaresiz, soru işaretlerini alıp saçlarıma taktım yeniden. Öyle ya, belki sevdiğim sormak isterdi. Sevgililerin soru sormasının nedeni, sorunun cevabını bilmemeleri değildir. Cevabı bir kez daha duymak içindir. O halde sevdiğime hediye edebilirdim soru işaretlerini. Defalarca, “Beni seviyor musun?” diye sorması için. Ben de her soru işaretinin olduğu yerde aşkımı bir defa daha ifade edebileceğim. Evet, evet, bundan eminim. Soru işaretlerinin hepsini ona hediye edeceğim.

Yürümeye devam ettim. Sürprizlere alışık olmalıydım. En azından şaşkınlıklarım için benim de birkaç soru işaretine ihtiyacım olacaktı. Az sonra, yüzüme küçük ve serin bir şeylerin dokunduğunu hissettim. Sanki gökten düşüyor gibiydiler. Gözlerimi kaldırdığımda bulutlar dikkatimi çekti. Hayır, yağmur yağmıyordu. Parmağımın ucuyla yokladım: ‘İki nokta üstüste’ işaretiydi bu! Bulutların arasına saklanmış olmaları son derece anlamlıydı. İnsanlar yıllardır bulutların önüne ‘iki nokta üstüste’ koyarak beklemişlerdi yağmuru, karı ve doluyu. Hep şöyle düşünmüşlerdi meselâ: “Bulut: yağmur yağacak.” Ya da şöyle düşünmüşlerdi: “Bulut: kar yağacak.” Yeryüzünde pek az insan ‘iki nokta üstüste’yi işine yarar görüyordu. Çünkü ‘iki nokta üstüste’yi kullanmak için ara sıra durup düşünmek gerekiyordu. Soru işaretinin yanına yerleştirdim özenle… Bak, bu işime yarayabilir diye düşündüm. Bazen sözlerimin sebebini, davranışlarımın gerekçesini açıklamam gerekebilirdi: ‘İki nokta üstüste’yi yanımdan ayırmamalıyım.

Az sonra yol kenarında bir ağacın dibinde unutulmuş bir ‘üç nokta’ gördüm… Benden önce buradan geçmiş biri düşürmüş ya da unutmuş olmalıydı. Noktalama işaretleri içinde yetişkinlerin en az ihtiyaç duyduğu ‘üç nokta’ydı. Çünkü ‘üç nokta’ susmak için gerekiyordu. Öyle sıradan susmalarda değil, düşünceli suskunluklarda lazım oluyordu… Bu yüzden bolca ‘üç nokta’ bulabilirsiniz yollarda, kaldırımlarda. Çünkü düşünceli suskunluklar ya bebeklerin işidir ya da gün görmüş yaşlıların… Aradakiler ancak konuşarak anlaşabileceklerini sanırlar. Oysa, bazen susmak ve ‘üç nokta’nın müsaade ettiği derin boşlukta göz göze bakışmak binlerce sözcüğün söylediğinden fazlasını söylerdi. Birden içim ısındı ‘üç nokta’ya… Dilimin altında erittim… “Sus… Sus ki, söz bakışı bulandırır” diye okumuştum bir keresinde.… “Sus…” dedim yüreğime…



Biraz ilerde bir çiçeğin üzerindeki tırnak işaretlerini görünce heyecanlandım. Susmak kadar konuşmak da güzel olabilir diye düşünmeye başladım. Çiçekler adına “vız vız” konuşan arılar ya da “cırcır” böcekleri bol bol tırnak işareti bırakırlardı oraya buraya. Bana lazım olur mu diye düşündüm… “Neden olmasın?” dedim. Benden önce söylenmiş nice güzel sözleri ben de tırnak içinde sevdiğime söyleyebilirdim. Toplayabildiğim kadar çok tırnak işareti topladım.



Yolun sonunda bir karınca yuvası dikkatimi çekti. Yüzlerce karınca siyah noktacıklar taşıyorlardı yuvalarına. Şaşırdım. Elime tırnak işaretini ve soru işaretini alıp “Neden ben de düşünemedim?” dedim. Söylediklerimin sonunda nokta olmazsa, kendimi tam olarak anlatamazdım ki:

“Seni seviyorum!”dedim heyecanla.

Yüzüme baktı.

Beni ilk defa görüyormuş gibi şaşkınlıkla cevap verdi:

“Beni seviyor musun?” dercesine baktı yüzüme.

Soru işaretlerimden biri eksildi.

Dilim tutuldu. Bu karşılığı beklemiyordum. Şaşırdım.

“?!”

Uzun bir süre bakıştık.

O kadar uzun bir süre suskun kaldı ki, elimdeki bütün ‘üç nokta’lar tükendi:

“…”

“…”

Her bir ‘üç nokta’ için iki tane tırnak işaretini tüketmek zorunda kaldık.

Böylece başkalarından ödünç alabileceğim güzel sözleri arasına saklayabileceğim bir şey kalmadı. Kırık dökük cümleler kurmaya çalıştım, elimde kalan virgülleri kullanarak:

“Sen, ben, sevmek, birbirimizi, ben, sensiz…” Böylece elimde kalan son ‘üç nokta’yı, tırnakları, virgülleri harcayıverdim.

Kelimeler ipi kopmuş uçurtmalar gibi kafamada oraya buraya savruluyordu.

Son noktayı hemen bu cümlenin sonuna koydum.

Gözlerim önümde mahçup yorgun ve umutsuz biçimde kalkaldım:

Sıcak ve geniş bir tebessümle bana döndü, avuçlarını açtı, gözlerini gözlerime dikti.

Hayretle gördüm ki, bütün noktalama işaretleri avucunda saklıydı. Söylenmiş ve söylenecek en güzel sözler dudaklarının arasında bekliyordu. Yaşanmış en tatlı suskunluklar gözlerinin içinde konuşuyordu.

İlk kez konuşmaya başladı.

“Uzun bir yoldan geldiğini biliyorum…” dedi. Halden anlayan bir hali vardı.

“Görüyorum ki, aşk için en çok ihtiyacın olan şeyi unutmuşsun” dedi.

Şefkatle kucakladı beni. (Bütün benliğimi sardı) Elindeki noktalmaa işaretlerinin hepsini göğe savurdu. Fısıltıyla konuştu: “Söyleyeceklerinin hepsini zaten biliyorum. Noktalama işaretlerinin hepsi de bende var… Sende olması gereken tek şey kocaman bir parantezdir. Kendini o parantez içinde, bana teslim olmuş olarak getirmelisin.”

Kollarının arasında kendimi kaybetmişim.

Neden sonra ayıldığımda, elimde hiçbir noktalama işaretinin kalmadığını öğrendim.

Artık aşk için onlara ihtiyacım olmadığını biliyorum.

(Şimdi yana yakıla parantez arıyorum.)

Senai DEMİRCİ

Yeni Düşenler

Abonelik:

E-Posta Adresini Gir: