Ana Sayfa » Etiket İçindeki yazılar altta Kültür ve Sanat
Mumun yanına oturmuş, kıpırdanan alevlere içini dökerken yanaklarından yaşlar süzülüyor ve mırıldanıyordu:
-Ey sevgili! Hayalin gözümde, ismin dilimde, sarayın kalbimde... Peki ama nereye kayboldun?!. Gözlerim her yerde seni arıyor, hâlbuki işte gözbebeğimdesin; kalbim durmadan seni özlüyor, hâlbuki işte bağrımın içindesin. Kaybolup gittin desem kalbim beni doğrulamıyor. Çünkü sen onun içinde bir sır gibi kaldın, hiçbir yere ayrılmadın. Yok, gitmedin, hep yanımdasın desem, gözüm beni yalanlayacak, hani nerede sevgili, diyecek. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kaybolan ile bulunan, doğru ile yalan arasında şaşkın kalakaldım. Gönlümdeki yangına şahitlik ederek şu alevlerin içinde gülümseyen, şu gözyaşıma yansıyan hayalin ne vakit hakikat olacak? Ateş ile su arasında kalan hasretim ne vakit dinecek? Neredesin, kiminlesin, neylersin bilsem!..
Baştan sona hasreti anlatan bu sözleri işitince içimin burkulduğunu, derin bir keder hissettiğimi itiraf etmeliyim. "- Galiba kurt ile kuzu, aslan ile ceylan rollerini değiştiler" dedim içimden. Çünkü bir sevgili, ancak böyle bir durumda içini dökerken yukarıdaki cümleleri söylerdi. Seven ile sevilen arasında olup bitenler değiştikçe kimlikler de değişir, seven ile sevilen rol dönüşümüne uğrarlardı. Bu durumda seven işin başlangıcında sevgiliyle ilişkilendirilen, ona benzeyen her şeye ilgi duyuyor, benzemeyenleri bile ona benzetiyor, bundan haz alıyordur. Mecnun dağda tuzağa ayağını kaptırmış bir ceylan görünce onun gözlerini Leyla'nın gözlerine benzetmiş, sırf bu yüzden avcıyı bekleyip diyetini ödeyerek onu serbest bırakmıştı. "Niçin böyle yaptın?" dediklerinde ise "Leyla'ya benzeyen birine zulüm yaraşık değildir!" cevabını vermişti. Mecnun o vakit Leyla'nın aşkının henüz başlangıcında olduğu için böyle davranmıştı. Çünkü sevgi kemale erince seven, mükemmelliğin yalnızca sevgilide olduğunu fark eder ve artık ona benzer bir şey bulamaz. Tıpkı bunun gibi sevginin başlangıcında seven feryat figan eder, ağlayıp inler, yanar yakılır, kalbindeki ateşin dumanı ağzından ah olarak çıkar. Ama sevgi kemale erip de sevenin varlığını ele geçirince artık inlemeler ve ağlamalar son bulur, seven latif bir cisme dönüşür; kusurluluk biter, paklık başlar. Yani ateşin alevi büyüdüğü vakit dumanı azalır, hatta kaybolur gider. Bu durumda sevilen seven için kesif bir dumana dönüşür. Hem de bütün alevi örten bir duman.
Hayal ile gerçek arasındaki sevgilinin hikâyesine dalınca birden şehrimi özlediğimi hissettim. Sevgi bana şehri hatırlatmıştı. Belki de sevgi şehri özlemekti. Çünkü şehirler sevgililer gibi sevgileri de saklar, perverde eder. Birden fark ettim ki düşündüklerim yüzünden gönlüm hassaslaşmış, yüreğimin titremesi iki katına çıkmıştı. Sevgi hatıraları yenilemek, eski dostları yeniden görmeyi arzulamaktı herhalde. Çünkü bunu hayal ederken bile sevgi insanın içini ısıtıyor, huzur veriyordu. Hayat sevgiyle yaşanmalıydı.
Bir ara "-Acaba aslan da ceylanın yurduna varırken seviniyor mudur?" diye içimden geçirdim. Acaba onun dışında sevgisini yitirdiğini, ona varınca da sevgiyi bulmayı umduğunu söyleyebilir miydim?!.. Hani herkes için matem olan yurt, seven için bayram, herkese Muharrem olan günler sevene Zilhicce olur gibi... Zeliha'nın, bütün adların içine Yusuf'un adını gizlemesi gibi... Sevgili adını diğer adları söylediğinden daha sıcak bir içtenlikle söylemek, sevgi kelimesini başka kelimelerden farklı telaffuz etmek, sevgi derken sanki yüreğinin bir parçası da ağzından birlikte dökülmek, sevgilinin kalbiyle sevenin kalbi arasında bir ilmeğe bağlanmak gibi...
O zaman düşündüm. Sevenin özünde taşıdığı cevher neydi de sevgili o cevhere yansıyordu? Seven, sevgiliyle olmaktan menfaat uman değil, menfaatini sevgiliyle olmaktan umandı çünkü. Sevdiğini söyleyenlerin çoğu ancak sevgilinin bezirgânları, hakiki seven ise onun satışa çıkarılmış metaıydı. Sevgili ona "- Gel kendini ben eyle.!" dese derhal feda olur; çünkü ona muhtaçtır. Eğer seven kendini hakikaten o eylerse belki o da kendini seven eylemeye yönelir. Eğer sevilen kendini seven eylerse, bilinsin ki sevgide ihtiyaç içinde kalmış demektir. Eğer seven kendini sevgili eylerse tamamlanma sevilende gerçekleşmiş; böylece her şey sevilen olmuş sayılır. O vakit niyaz aradan kalkar her şey naz olur. İhtiyaç aradan gider sevgide kendine yeterlilik başlar. Fakirlik kaybolur, zenginlik gelir. Velhasıl her şey bir çare olur, çaresizliğin adı yeryüzünden silinir!..
Bütün bunları düşündükten sonra bir karara vardım. Seven sevdiğini bir sevgili, bir canan sanırsa yanılır; oysa bilmelidir ki sevilen sevenin cananı değil bizzat canıdır.
Ey büyük üstad, ey Fuzulî!.. Sen Leyla ile Mecnun'u yazmasan, cihanda sevgi adı eksik kalırdı!.. Değil mi ki söyledin:
Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever
Canı için kim ki cânânın sever cânın sever.
İskender Pala
27 Temmuz 2010
Anlatırlar ki penceresi Sadabad sarayına bakan sıbyan mektebinin bahçesinde yaseminlerin berrak ıtırları havuzun fevvaresinde kırılan sularla buluşurken dokuz-on yaşlarında sekiz çocuk, rahlelerinin başına oturmuş musıkî ve kıraat dersi alıyorlardı.
Hepsi Eyüpsultan köyünden olan bu çocuklar içinde İstanbul'un ünlü âlimlerinden inci taciri Celil Mirza'nın güzel kızı Bihruze de vardı. Hace muallim haftanın üç günü geliyor, dillere destan güzelliğiyle Haliç'in iftiharı sayılan küçük yalılardan güle oynaya mektebe varan çocukları bahçedeki kameriyenin altında yan yana diziyor, musıkî meşk ettiriyor, bendir, çeng, ney ve rebap usulü gösteriyor, sonra da şiir, Arapça ve Farsça çalıştırıyordu. Çocukların dördü hanende, diğer dördü sazende olarak yetişiyordu. Bihruze, hanende arkadaşlarına eşlik ederken çengini dizine koyup göğsüne yaslıyor, parmaklarının zarif hareketleri ney ve rebaba eşlik ediyordu. Mektebin köpeği o çalarken hiç ses çıkarmadan dinliyor, sanki onun çeng sesini anlıyordu. Hace muallim, Bihruze'nin, çengin tellerine dokunur veya parmaklarını perdeler üzerinde gezdirirken yaptığı zarif hareketlerin musıkîye çok yaraştığını ve ileride şarkılarını saraylarda sultanların dinleyeceğini her fırsatta ilan etmekten ve onu övebildiği kadar övmekten kaçınmıyordu. O ki ne kadar övülse o kadar layık idi; çeng nağmeleri onun ellerinde yanık ve içli bir hikâyeye, derin ve kadim bir nefese dönüşüyor, dinleyenlerin kalbine bir hüzün bırakıyor, ney ile yarışıyordu. Uzayıp giden dalgaları ve yemyeşil yamaçları perde perde dolaşan ve Kâğıthane'de hemen her kulağın alışık olduğu çeng sesinin en efsunlu hali sanki bu küçük çocuğun nefesiyle ruh buluyor gibiydi.
O gün musıkî faslı bitmiş, güzel yazı için hokkalar rahlelerdeki yerlerini almıştı. Hace muallim, yazı meşki için getirdiği kitabı torbasından çıkardığı vakit ise bütün öğrenciler sevinçten ellerini çırpmaya başladılar. Çünkü en sevdikleri kitaptı bu. İçinde öyküler vardı ve o kitabın içindekiler üzerine yazı temrinleri yapmak her zaman bir eğlence olagelmişti. Hace muallim, kitabı öğrencilerden birinin önüne koydu. Çocuk, rastgele açtığı bir sayfadaki hikâyeyi kelime kelime okumaya başladı. Birkaç dakika içinde sınıfta bütün dikkatler hikâyeye çevrilmiş, okunan kelimeler ile yazan kamış kalemlerin cızırtısından başka ses duyulmaz oluvermişti:
" Mecnun'un kabilesi bir araya gelmiş ve Leyla'nın obasına bir haber göndermişlerdi:
- Bu delikanlı sevgisinden helak olacak; azıcık merhamet gösterseniz de bir kere olsun Leyla'yı görmesine izin verseniz ne ziyanı olur?
Leyla'nın obasından cevap geldi:
- Onun Leyla'yı görmesini engellememiz Leyla için değil, onun içindir. Zira o Leyla'yı görmeye dayanamaz diye korkuyoruz.
Bunun üzerine Mecnun'u getirmişler. Daha Leyla'nın kapısını araladıkları vakit Mecnun Leyla'nın gölgesini görmüş ve yere yığılıvermiş."
Hikâye bittiği vakit havuzun başında öncekinden daha derin bir sessizlik oldu. Fıskiyenin su şıkırtıları bile duyulmuyordu neredeyse. Hace muallim dersin bittiğini söyleyecekti, ama kimse yerinden kıpırdamıyordu. Bihruze birden kendini toparladı. O sırada beyaz kâğıda dökülen bütün siyah mürekkepler Leyla ve Kays isimlerini yazmıştı. İçine sevgi sindirilmiş bu hattın bambaşka bir tarz oluşturduğuna inandı. Harflerin her biri âhengin ve tenasübün üstatlar tarifine uygun görünüyordu. Şeyh Hamdullah yazsa böyle yazardı. Konu sevgi olunca Bihruze, hattın güzelleştiğini fark etti.
Hace muallim dersin bittiğini söylemedi, hayır, onun yerine musıkî meşki için herkesin hazırlanmasını söyledi. Sınıfta bir kıpırdanma oldu. Hanendelerin akıllarında hâlâ Kays'ın düşüp bayılması sahnesi vardı anlaşılan. Ritm başladı, nefesler birer birer ahenge girdi. Yunus güftelerinden birini geçmeye başladıklarında ise terennümler ağızlarında sanki can buldu ve seslerine öylece yansıdı. Akıllarında hâlâ hikâyedeki sevgi vardı. Hiç kimse diğerine söylemedi ama musıkînin güzelleştiğini fark ettiler.
Bihruze'nin çeng sesi bittiği zaman mektebin köpeği usulca yerinden kalktı, köşedeki eniklerinin yanına doğru ilerledi, her birini ayrı ayrı kokladı. Sevgi bahçeye yayılmış olmalıydı; enikler annelerindeki şefkatin daha bir güzelleştiğini fark ettiler.
Meşkin sonunda Hace muallim yerinden doğruldu. Böyle güzel talebeleri olduğu için şükretti. Bir kez daha yaptığı işin güzelliğinden memnun oldu, ömrünü eğitmeye adamış olmaktan mutluluk duydu. Hem de sevgiyle eğitmeye... Yazdırdığı hikâyedeki sevgi gibi... O gün dersin daha da güzelleştiğini fark etti.
Keşke bu hikâye dört yüz yıl evvel yaşanmış olsaydı, keşke o zaman kız çocukları da erkek çocuklarla birlikte mektebe varsaydı da oralarda bilim, sanat, edebiyat ve estetik okusalardı. Eğer öyle olsaydı biz de bugün hayatın güzelleştiğini fark edecektik.
İskender PALA
13 Temmuz 2010, Salı
Kaynak: Fubiz.net









Bir zamanlar bir sergide, bir iğne, yanında da bir pertavsız görmüş ve şaşırmıştım.. Sonra pertavsız ile iğneye baktım, hayret ki hayret!.. İğnenin deliğinde, hamuduyla geçmekte olan bir deve kervanı vardı. Sanatçıyı tebrik etmiştim.
Geçen gün Karamanlı Nizami divanını okuyordum. XV. yüzyılın gölgede kalmış bir şairidir o. Aşk yüzünden henüz otuzbeş yaşlarındayken ölmüş yakışıklı bir genç imiş. Fatih, Karaman beyliğini topraklarına kattığı vakit veziri Mahmut Paşa onu alıp İstanbul'a getirmiş, burada "Gün (güneş) yüzün görmeyeliden ki günüm dün (gece) gibidir / Bana bin yılca gelir gerçi sana dün gibidir" dediği bir güzele tutulmuş ve yazdığı hicran dolu şiirler henüz bir divanı yeni doldurmuş iken göçüp gitmiş. Onun genç ölümü Türk edebiyatı açısından tam bir kayıp sayılır. O yiğit ve âşık adamın şu beytine rastlayınca hem o sergiyi hatırladım, hem de bir nebze olsun kederine ortak olup ölümünü anladım:
Üştür-i sermest eğer götürse hicrânım yükün
Zülf ü hattun gibi kâfir cenneti mesken tutar
Yani, "Ey sevgili!.. Eğer benim ayrılık yükümü esrik bir deveye yükleseler, senin saçların ve ayva tüylerin gibi kâfirler cenneti mesken edinirler."
Bu beytin künhüne varabilmek için birkaç noktada sizi aydınlatmam gerekiyor. İkinci dizeden başlayalım: Şair, buradaki "kâfir" kelimesinde bize adeta göz kırparak bir sihir gösteriyor (sihr-i helal). Kâfir kelimesinin lugat anlamı "kara, siyah" demektir. Divan şairlerine göre sevgililer kara zülüf, kara saç, kara ben, kara göz sebebiyle hep kâfir özelliklerine (acımasızlık, âşığın kanını dökmek, zalimce davranmak vb.) sahiptirler. Bunun için şair "Zülf ü hattun gibi kâfir..." derken (sanki kâfir kelimesinden sonra bir virgül varmış gibi) bir yandan sevgilinin zülüf ve ayva tüylerinin siyahlığından dem vuruyor, diğer yandan bu ayva tüyleri ve zülüflerin Nizamî'ye çektirdikleri yüzünden (zalimlik, acımasızlık vs.) kâfirlik ettiğini, bu yüzden cehennemlik olduğunu, buna rağmen sırf sevgiliye ait olmak dolayısıyla cenneti mesken tuttuklarını imaya çalışıyor, yani cehennemlik iken cennete girdiklerini söylüyor. Öte yandan sihr-i helal sanatı gereği dizedeki "kâfir" kelimesini kendisinden sonraki kelimelerle bütünleştirdiğimizde (yani "kâfir" kelimesinden önce virgül varmış gibi okuduğumuzda) kâfirlerin cenneti mesken tutabilecekleri, bunun için de sevgilinin zülüf ve ayva tüylerinin emsal teşkil ettiğini, yani kâfirlik yaptığı halde cennete girmek gibi şaşırtıcı bir sonucu bize gösterdiği için kâfirlerin cennete girmelerine kapı açılacağı söylenmiş olmaktadır.
İlk dizede, önce ağzı köpürmüş bir deve (üştür-i sermest) ile karşılaşıyoruz. Ağır yükten dolayı beli bükülmüş, ayaklarında derman kesilmiş, ağzı köpük köpük ıstırapla inleyen ve sanki sarhoş gibi yürüyüp yol alan bu devenin sırtında yalnızca ayrılık (hicran) yükü vardır. Maddi bir yükten ziyade manevi ağırlığı olan bu dehşetli yük deveyi o derece ezmiş, eritmiş, belini inceltmiş ve zayıflatmıştır ki deve sanki bir sicime dönmüş, o yükün altında incelip yok olma noktasına varmıştır. Bu öyle bir sicimdir ki hani bir iğneye taksanız iğne deliğinden hemen geçiverecek. Burada bir an düşünelim ve gözümüzün önüne bir devenin bir iğne deliğinden geçecek derecede incelmesini getirelim. Müthiş bir mübalağa!.. Ayrılık yükü altında iğne ipliğe dönen bir deve!..
Kur'an-ı Kerim'de bir ayet-i kerime vardır: "Şüphe yok, o kimseler ki ayetlerimizi tekzip ettiler ve onlara karşı tekebbürde bulundular. Onlar için gök kapıları açılmaz ve deve, iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir. (A'raf, 40)" Allah burada kâfirlerin cennete girmelerinin imkânsızlığını "bir devenin iğne deliğinden geçmesi" misaliyle açıklamakta ve "Ancak bir deve iğne deliğinden geçerse kâfirler de cennete girebilirler!" buyurmaktadır ki anlatılan şeyin imkânsızlığı ortadadır. Gel gelelim biz Nizamî'nin beytini bu ayet ışığında okuduğumuzda bütün kâfirlerin cennete doluşması imkân dışı olmaktan çıkıvermektedir. Çünkü zavallı şairin hicran yükünü çeken deve o ağır yük altında o derece zayıflayıp, ezilip incelmiştir ki, onu bir iğne deliğinden geçerken görebilirsiniz. Allah'ın kâfirlere cennet vaadi "devenin iğne deliğinden geçme" şartına bağlı olduğuna ve bu şart da yerine geldiğine göre hepsinin cennete doluşmaları mümkün olacaktır. Nitekim sevgilinin zülfü ve hattı da bu vesileyle cennete girmiş olacaklardır. Çünkü şair bu hicran yükünü zaten o iplik kadarcık zülüf ve ayva tüyleri uğruna çekmektedir. İmdi, sevgilinin bir tek zülfüne tutulup da o uğurda incelip zayıflayan bu şairin o hicran yarası ile ölmesine şaşılır mı?!.. Ruhu şâd olsun!.. Allah rahmetini esirgemesin!..
Bu beyitteki nükteyi daha sonra Fuzulî üstadımız da bir beytinde kullanmıştır:
Bu gamlar kim benim vardır, bağîrin başına koysan
Çıkar kâfir cehennemden güler ehl-i azab oynar
Bu dahi şöyle nesre çevrilebilir: "Benim çektiğim gamları eğer bir devenin sırtına yükletsen, onun ağırlığından o derece zayıflar ki iğne deliğinden bile geçebilir. O zaman da kâfirler cehennemden çıkar ve azaptan kurtuldukları için gülüp oynamaya başlarlar."
16 Mart 2010
İskender PALA
Robert Doesburg Portfoliosundan çok güzel yağlıboya çalışmalar










Nazlı Sevgili

Üstad Nailî (ö.1666) yazdığı nefis gazellerinden birine şöyle başlıyor:
Sâkî, fürûğ-ı meyden rûyında tâb göster
Germiyyet-i hayâdan hurşîdi âb göster
Aşağı yukarı şöyle demeye gelir: "- Ey sakî!.. Güzelliğinin şarap gibi sarhoş eden aydınlığını yüzüne bir ışık olarak yansıt (veya yakıcı bir ateş gibi yanağına yansıt) da güneş, hayanın hararetinden dolayı bir su (ter damlası) görmüş olsun."
Sufilerin sembollerle dolu dünyasında sıradan söyleyişlerle alelade hayat hallerini anlatarak derin ruh meseleleri anlatılabilir, felsefi çözümlemeler yapılabilir. Yukarıdaki beyitte Nailî üstat da böyle yapıyor ve on kadar kelimeyle bir yığın meseleye çözüm getiriyor. Ona göre sevgilinin yanağı, güneşin hem ışık, hem de sıcaklığını taşır. Bu durumda yanağın üzerinde gösterdiği su damlacığı o ateşi söndürme maksadını güdüyor olacaktır. Çünkü aradaki ateş ortadan kalkınca, âşık da sevgiliye ulaşmaya yol bulur. Aradaki ateşin sönmesi sevgilinin âşık ile arasında yürürlükte olan utanma ve hayayı bir kenara bırakması demektir ki bu durumda âşık ile maşuk yekvücut olur (vuslat); ikilik ortadan kalkar "bir"lik başlar. Seven ile sevilenin bu yolla buluşmasına sufiler "fena (âşıkın sevgilide yok olması)" derler. Fena ise her iki manada da aşkın sonlandığı nokta sayılır.
Üstat, beyitteki kelimeleri sıralarken söz konusu ettiği su damlacığını sevgilinin yanağı yanında âşıkın gözünde de düşündürecek şekilde düzenlemiştir. Bu durumda anlam bir kat daha güzelleşir. Sevgilinin güneş yüzüne bakan âşıkın gözünden hemen yaş gelivermesi (çünkü güneşe bakanın gözü yaşarır), sevgiliyi ne derece çok sevdiğine işarettir. Âşık, eğer sevgiliyi görünce ağlaması gelmiyorsa aşkında hakikat sırrı yoktur. Bu yüzden âşıklar sevgiliyi görünce başlarını yere eğer, yüzlerine bakamazlar. Baksalar yanaklarındaki güneş parlaklığı gözlerini alır ve her şeyi sevgili olarak görmeye başlar, onun nurunda boğulurlar.
Beytin ikinci dizesindeki "hurşîde" kelimesi Nailî divanının elyazması nüshalarından birinde "hurşîdi" biçiminde yer almıştır. Bu durumda beytin anlamı bambaşka bir şekle girer ve şöyle demek olur: "- Ey sakî!.. Güzelliğinin şarap gibi sarhoş eden aydınlığını yüzünde bir ışık olarak yansıt (veya yakıcı bir ateş gibi yanağına yansıt) da utanma hararetinden dolayı güneşi bir su halinde göster (yani güneş sendeki aşk parlaklığının, aşk ateşinin karşısında hayasından su gibi erisin)."
Pes doğrusu!. Mahza ateş olan güneşin su gibi erimesini düşünebiliyor musunuz? Siz o sakînin aşk ile yoğrulmuş nuruna ve gönül yakan aşk hararetine bakın ki, güneş onu görünce utancından su gibi eriyip akacak. O öyle bir sakî ki, mânâ ülkesinde gezinirken madde alemindeki en muhteşem varlık olan güneşi kendinden geçirip eritiyor. O öyle bir sakî ki yüzüne bakan bütün güzellikleri unutuyor, kendini kaybedip ona tutuluyor; akıldan geçip kendini aşka teslim ediyor. O öyle bir sakî ki küçük bir tecellisi ile âşıkın varlığını idrakine vesile oluyor ve kendini tanımasını sağlıyor. Divan şairlerine göre sakî, insana aşk ilham eden her şeyin ortak adıdır. Sufiler onu Feyyâz-ı Mutlak, yani bütün feyz ve sevginin kaynağı olan Allah veya mürşid-i kâmil olarak tanımlamaktadırlar. O ki içki meclisinde kadehlere içki doldurup dağıtandır, içkinin adı aşk olunca elbette sakî de Sevgili oluverir. Nitekim onun sevgili olduğunu müteakip beyitte açıkça söyler:
Dersin ki olmasın râz-âgâh-ı neşve-i nâz
Cibrîl'e çeşm-i mestin mahmûr-ı hâb göster
Bu dahi zannımızca şöyle demek olur: "- Ey sevgili! Naz işvesinin sırrını (nazlanmaktaki sırrı) kimse bilmesin diyorsan, Cebrail seni çağırdığında mest gözünü uyku mahmuru göster."
Naz, bilindiği gibi insanın kendisinde gizli olan, sükun halindeki güzelliği meydana vurmasının adıdır. Bütün sevgililer âşıka naz ederek güzelliklerini sunarlar. Üstelik naz, gönüldeki coşku ve ateşi arttırır. Âşık bu coşku ve ateşten dolayı zevk ve lezzet içinde yaşar. Bu yüzden hakiki âşık sevgiliden nazlanmasını ister, o nazlanmazsa müteessir olur, o nazlandıkça aşkını arttırır. Sufiler naz deyince Sevgili'nin cilve ile tecellisini, âşıkını bilmezlikten gelip yüz vermemesini (âşıkın kemali için yakarışların geri çevrilerek başka lütuflarla icabet edilmesi) anlarlar. "Eşikte niyaz, huzurda naz!" kuralı bunun için konulmuştur. Beyte göre Naili üstadın Sevgili'ye atfettiği naz, Hz. Peygamber'in Mi'rac gecesinde Cebrail'e gösterdiği naza benzer. Çünkü Habibullah, Mi'rac esnasında uyku mahmuruydu.
İmdi, kainatın bütün tecellileri Sevgili'nin bir naz kırıntısından ibaret olup bu sayede bütün kainat O'na âşıktır. O'nun insanlara aksetmesi ise işin mana boyutuyla alakalıdır. Mutlak Sevgili'nin kullarına sunduğu şarapta aşk iksiri vardır. Zaten bu yüzden güneş bile bu tecelliden utanıp su gibi erir. Eğer Sevgili aşkını naz ile vermeseydi âşık bundan bir şey anlamazdı. Bir şey naz ile verilirse ancak o vakit bütün güzellikleri ortaya çıkar ve âşık da ondan zevk alır. Doğrudan verilen bir şeyin kıymeti zaten fazla anlaşılamaz.
Arzularımızı yerine getirirken naz eden Sevgili'ye şükürler olsun!..
02 Mart 2010, Salı
İskender PALA





Devamı



