Aşk Yazı-Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aşk Yazı-Yorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kadın Kokusu / Scent of a Woman

Gönderen Dert Ortağı 28 Ağustos 2011 4 Yorum edit post | |


Kadın kokusu,kadınımın kokusu ; kadınınıza yakıştırdığınız kokuyla ilgilidir. Sizin zihninizde yansıması ile ilgili.


Kimi zaman kış gibi sıcak, çıtır çıtır yanan odun kokusu, kestane keyfi, mırıl mırıl kedi sıcaklığı, sıcak çikolata tadının karışımı olan bir kokudur bu. Aklınıza düştüğünde sevdiğiniz insan, bu kokuların verdiği duygu uyanır. huzur belki; sıcaklığın, evin, keyfin sıcak kokusu, birlikteliğin paylaşmanın, biz olabilmenin kokusu.


Kimi zaman denizin kokusu; içinde serinliği, çoşkunluğu, çıkardığı ses ile dinlendirici olmayan aksine canlandıran huzuru barındıran, güneşin serin sıcaklığını.Tatlı bir ortaklık vardır bu kokuda, paralel kulvarlarda tatlı bir rekabetle yüzmek gibidir. Geriden kalmaya izin verilmediği/vermediğiniz.


Kimi zaman; yağmur sonrası çimen kokusudur; serin, yorgun ama dirençli, tatlı mücadeleye değen sonunda hediyesi güzel olan.


Kimi zaman brownie kokusunun yanında kahvenin eşlik ettiği; sıcak, lezzetli, ağzınızda türlü tadların uyum içinde sohbet edip sizi arza taşıdığı, uzun süre damağınızda kalacak olan. yoğunluktur.


Kimi zaman keskin bir çiçek kokusu; baskın, başka kokuları örtüleyecek kadar yoğun, kendinden emin, tutkulu, ele geçirmiş.


Kimi zaman bebek kokusu; şefkatin sizi sarmaladığı, dinlendiğiniz, dinlendirdiğiniz, şampuan kokusuna karışan, sıcak hissettiğiniz, yamacında uyumak istediğiniz.


Sevdiğiniz insanda devamlı değişen, şekilden şekle bürünen.

Kadın kokusu....

Saklıbahçe...




Hiçbir Harfi Sensiz Bir Cümleye Kurban Etmedim

Gönderen Dert Ortağı 27 Ağustos 2011 2 Yorum edit post | |

Hiçbir Harfi Sensiz Bir Cümleye Kurban Etmedim !

Kara çalınmış günlerin ertesinde, ellerinde güneşlerle gelen yar!
Huzuru içirdiğin yüreğim şimdi hüznü içiyor ellerinden, bilesin!

Yüreğine kanatlanan yüreğin kanadı kırıldı, kanıyor



Göğe uçurduğum umutlarım vuruldu bir bir
Hüzün ki, yokluğuna katık ettiğim,
Yine dolandı eteğime, peşimi bırakmıyor


Adının her harfini gözyaşıma çizdim ve titrek bir yürekle yokluğuna ektim
Sen avazın çıktığı kadar susarken ben taze çığlıklar yeşerttim sana!


Nefes nefes acıyı yonttum adınla,
Yokluğuna buladım ellerimi,
Yüzüme bölük pörçük diktiğim yamalı gülüşlerdeyim şimdi


Ah yar!
Ah! yoluna ,can diye diye benden geçtiğim,



Ah suskuların şahı,
Bir çözebilsem boynuma doladığın sessizliğin düğümünü

Bir yudum harf düşse, hisseme alfabenden
Yalın ayak çıktığım yokuşlarında düşmeden bir yürüyebilsem


Öyle bir acı ki bu! nasıl anlatılır bilmem
Kırsan kırılmaz, büksen bükülmez
Ateşler yakmaz, sular söndürmez!


Söylesene yar!
Hasretini adımlasam kaç adımda biter?



Özlemin kaç nefestir saysam?





Bilemessin ki
Akla sığdıramazsın bu denklemi
Nasıl anlatayım ki daha hal-i pür-melâlimi


Sen yine sükutu giyin yar!
Dilersen hiç konuşma
Ben kelamlarımı çürüttüm yolunda

Çarpsada bir tokat gibi yüzüme, her harfi yoluna heceledim
Ve bilesin üstüne aşkı giydirdiğim,


Söz verdim ben bu yüreğe,
Hiçbir harfi sensiz bir cümleye kurban etmedim!




Şiir: Elem Nâr



http://img4.imageshack.us/img4/506/1288908611ggg22.jpg

Bir erkeğin hayatına kim bilir kaç kadın girer ve çıkar? Hangisine sevgilim, hangisine kadınım diye hitap eder acaba? İkisinin arasında ne fark var diyeceksiniz. Çok fark var. Şimdi ben kadın gözüyle erkekleri yazmak istiyorum. Ya da olmasını istediğim gibi yazıyorum. Yanlış isem lütfen beni mailleriniz ve yorumlarınız ile uyarınız. 
Bir erkeğin hayatına giren kadınların hepsi sevgilidir. Ama bir tanesi vardır ki ona sadece “KADINIM” diye hitap eder. Sevgilim dediği, günlerini gün ettiği, hoş vakit geçirdiği, bazen boşluğunu dolduran, bazen hüzününü dağıtan, bazen onu eğlendiren, bazen onu dertlerinden uzaklaştıran ya da boş zamanlarını doldurandır. Hatta onunla evlenebilir bile. Çocukları bile olur. O artık çocuklarının annesidir. Bir insan olarak onu sever. Ona zarar gelmesini istemez. Bir zaman sevgilim dediği şimdi resmi olarak karısıdır.
Bir erkek “kadınım” diye hitap ettiği zaman ona yüklediği anlam bambaşkadır. Onun içinde şevkat, sevgi, aşk, sahiplenme, kıskançlık, onunla gurur duyma, koruma hissi ve kimseyle paylaşamama vardır. Artık dünyaya neden geldiğini biliyordur. Hayatının anlamı vardır artık. Aradığı sadece o’dur. Onu bulmak ve onunla yaşamak için doğmuştur. Onun olmadığı bir yaşam düşünemez. Çok emindir, tanrı onu sadece kendi için yaratmıştır. Dünyada bir tek o ve kendisi vardır. Onun için canını verebilir. Bu aşktan da öte bir şeydir. Bu bir tutkudur. Bu mantığın bittiği yerde başlayan bir duygudur. Bu kadınım dediği kişinin resmi nikahlı karısı olması şart değildir. Ama zaman zaman karım diye bile hitap eder.
Bu duyguların en güzel örneğini ünlü şair Bedri Rahmi Eyüboğlu yaşamıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eren Hanım’la evlidir. Ancak Mari Gerekmezyan’a aşık olmuştur. Mari, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun asistanlik yaptığı Güzel
Sanatlar Akademisi’nin heykel bölümüne misafir ögrenci olarak gelmistir.
1949′da bir gün İstanbul Büyük Kulüp’teki bir toplantıda davetliler, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan bir şiir okumasını isterler. Eyüboğlu ayağa kalkar ve Karadut’u okumaya baslar:
“Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem balımsın ağulum
Günahımsın, vebalimsin.
Dili mercan, dizi mercan, dişi mercan
Yoluna bir can koyduğum
Gökte ararken yerde bulduğum
Karadutum, çatal karam, çingenem
Daha nem olacaktın bir tanem
Gülen ayvam, ağlayan narımsın
Kadınım, kısrağım, karımsın.”
Bedri Rahmi, şiiri okurken aniden gözlerinden yaşlar süzülür. Salondaki herkes niye ağladığını anlamıştır. Çünkü aşklarını bütün İstanbul bilmektedir. O anda yanında oturan Eren Eyüboğlu da anlamıştır. Çünkü şiirde “kadınım, kısrağım, karımsın” dediği kadın kendisi değildir.
Görüldüğü gibi erkekler sadece nikahlı karılarına kadınım ve karım kelimelerini kullanmıyorlar. Bu bambaşka bir duygu. Bunun adı aşk. Doğa üstü bir duygu. İnsanın vücut kimyasını değiştiren, ruhunda volkanların patlamasına neden olan bir duygu. Onu bulduktan sonra kaybetmek ise çok acı verir. Bunu en iyi Ercan Saatçi’nin yazdığı ‘Yastayım’ adlı şarkı sözü anlatıyor:
Yoksun yine varlığım sürünüyor
Sensizliğim bilinmiyor
Sen gittin gideli ellerim hep titriyor
Kalbim bu acıyı saklıyor Yıllar sonra bile hiç kimseye söylemedim
Bu sevdayı kalbime gömdüm ve sen öldün
Şimdi eşim dostum beni hastayım sanıyor
Yastayım hiç kimse bilmiyor
……………………..
Yaşlandım artık bıraktığın gibi değilim
Üstelik bir kızım var evliyim
Ne mutlu bütün bu güzel duyguları gerçekten bir ömür boyu bir yastığa baş koyduğu, hayatı birlikte yaşadığı ve çocuklarının annesine duyabilen erkeklere.
Bu yazıyı yazdıktan sonra fikirlerine güvendiğim erkek arkadaşlarıma sordum. “Hangi kadına kadınım diye hitap edersin?” diye; “Kadınım kelimesinin içinde cinsellik vardır. Çok özel biri olması gerekmez” dediler. Çok hayret ettim. Oysaki kadın gözüyle kadınım kelimesi çok özeldir ve her kadına söylenince anlamı kalmaz. Neyse ben bu yazımı değiştirmedim. Aynen yayına girmesini istedim. Sizlerden gelecek mailleri merakla bekliyorum.
Şimdi diyeceksiniz ki, sen bir kadın olarak erkeklerin duygularını bu kadar iyi nereden biliyorsun. Çok haklısınız.
Peki bana “KADINIM” diye hitap edilmiş olamaz mı :)
Sevgiler
Tülay Bilin

Vuslatı Senin Gözlerinde Yaşamak İçin...

Gönderen Dert Ortağı 27 Kasım 2010 1 Yorum



“İmkansızlığı yokluğun zindanda asıp
Vuslatı senin yüreğinde yaşamaya geliyorum.. "



Sana geliyorum umut tarlalarına " sevdamızın " güneşini ekerek. Vuslat kelimelerini tozlu raflardan indirip sana geliyorum. Biliyorum, avuçlarında hasretin alazları yanıyor... Külleniyor vuslatın kelimeleri yüreğinde… Bekle beni, avuç içlerindeki kör olası yangınları ıslak kirpiklerimle söndürmeye geliyorum. Yürüyorum zifiri uçurumları aşarak. Gözlerin " gelecek diye " perdelerin arasında gözyaşıyla ıslanmasın. Ben karanfillerin gülümsediği kuşluk vaktinde saçlarına süzüleceğim. Haydi, saat çoktan gece yarısını geçmiş olmalı oralarda… Uyutamasan da hasreti, ne olur gözlerini kapa yıldızlara... Ben gelirken, yüzündeki hüzün bulutlarını topla göğünden ve uykuya dalmış " vuslat " türkülerini kaldır kirpiklerinden…


Umut fakiri sevdamla kana kana gülüşlerini avuçlarından içmeye geliyorum. Uykular haram sana kavuşana kadar. Geldiğimde bir tutsam ellerini, bir öpsem yüreğini goncalar tebessüm edecek toprağın altından… Güller dökülecek yıldızların avuçlarından… Ah bir sarılsam sana… Rüzgâr bile kıskanırdı kavuşmamızı... Sana geliyorum. Leyla sına ağlamaklı Mecnun yoldaşım, Aslı sına kavuşması prangalı Ferhat ise arkadaşım oldu bu yolculukta. Biliyorum zaman akmıyor takvimlerin belinden… Saatler gece yarısını çoktan geçse de uzanamıyorsun yatağına… Hissediyorum bana kavuşmadan yatağına sanki çiviler serpiştirilmiş… Haydi, kapat perdelerini… Süzülmesin gözlerinden yanağına doğru ıslak nehirlerin… Mahpusa düşmesin sevda kokan kelimelerin… Bekle beni, geldiğimde cebinde biriktirdiğin gözyaşlarını yüreğimde kurutacağım. Doya doya sarılıp gözlerinde baharları soluyacağım.


Sana geliyorum yetim çocukların düşlerini sırtıma yüklenerek. Aşındırıyorum vuslat kaldırımlarını… Karanlığı eze eze sana koşuyorum. Aldırma ellerimin titremesine. Kolay mı gözlerindeki solduğum " hayali " Cenneti nefesinde hissetmek? Kolay mı ellerine sürülmüş bahar kokusunu doyasıya içime çekmek? Kolay değil elbet… Kelimeler anlatamıyor içimde büyüyen heyecanı… Of dizlerim titriyor yine… Ter basıyor alnımı… Yıllar haince güneşini vursalar da, gülen yüzünü soldursa da acılar ne olur ağlama ne olur… Sabır elbisesini giyin üzerine… Umutlarını kanatlandır karanlık gökyüzüne… Ben senin için yollardayım… Azığım gülüşü, katığım acıların olmuşken biraz daha dayan gül yüreklim... Geldiğimde " vuslat " ateşiyle küllendireceğim arsız sancılarını… Ben sökeceğim takvimlerde asılı kalmış gözyaşlarını… Ne olur taş kundaklarda uyut hasretini… Ne olur silme ıslak kirpiklerini… Ben o ıslak yüreğini " sıcak umutlarımla" sileceğim…


Yürüyorum karlı dağları birer birer aşarak. Yorulsam bir an, buğulu bakışlarında " sağır akşamları " senin yanında karşılamanın huzuruyla dinleniyorum… Of serçe edalı bulutların koynunda yürür gibi sana koşuyorum. Bazen yolunu kaybetmiş yağmur yüklü bulutlar " vuslatın " kentini soruyor bana… Bende peşimden gelmelerini söylüyorum… Göğünü yitirmiş kuşları peşime takıp hep birlikte sana geliyoruz…


Sana geliyorken yokluğunu küllendirdim aldığım her nefeste… Hayalimde gözlerini kaç kez öptüm… Kaç kez gül bahçelerinden çiçekleri çaldım... Sana geliyorum utangaç ve mahcup bir çocuğun düşlerini yüreğine sermek için. Gelirken, kaç kez pusulara düştüm. Hor görüldüm karanlıklarda... Öyle zifiri idi öyle katransıydı ki geceler, bastığım her adımda Yusuf un kör kuyuları sandım. Lokma lokma acılarını sundular boğazıma… Ne olur üzülme sen… Gecelerde yakılsa da bedenim ne olur ağlama sen… Küllerimden saçlarına gülleri motifleyeceğim. Denizlerin dibindeki incileri yüreğine dizeceğim… Biraz daha sabret uykusuzluğa ve bu vuslat kokan yalnızlığa.


Uçurum kenarında toprağa kökleriyle delice tutunmuş "umut çiçeklerini " yüreğimle toplamaya geliyorum. Başını dayayıp bir çocuk gibi utanmadan ağlayabileceğin " omuz " olmaya geliyorum. Dilimde Şehrayin türkülerini yakıp kaldırımları aşıyorum… Bil ki, bu yolculuk " vuslata " gebe… Bu yolculuğun sonunda ya karanlıklarına yıldızları dizeceğim ya da saçlarına baharları işleyeceğim... Bu mahpusluk, bu hasret bitecek elbet… Kangren gecelerin yokluğumda işlenmeden, ak alınlı günlerin karanlığa bürünmeden kelebeklerin sırtından avuçlarına düşeceğim bir çiğ tanesi gibi…


" Sana geliyorum gül yüreklim
Vuslatı senin gözlerinde yaşamak için.
Uçurumları aşıyorum
Gözlerinde " hayali " Cenneti solumak için."

Tamam Gidiyorum

Gönderen Dert Ortağı 26 Kasım 2010 1 Yorum


Nasılsa beni senden soracak hiç kimsemiz yok
nasılsa beni yolcu etmen için hazırdır nedenlerin
merak etme beni
nasılsan öyledir halim..
yanında olamayacağım her mesafede
Saçına dokunma isteğimin ihtimali dahi yok artık
bu yüzden önemi de yok nerde olacağımın
ve seslenen sen olmayacaksın madem
 
Bana sanıp adımı duyacağım hiçbir yöne kalbim çarpmayacak
 
Siyah şimdi daha mı çok yakışacak bana
oysa ne çok dilerdim geceyi kıskandıran gözlerine bürünmeyi
Kaç bin adım sonra hayalin silinir gözlerimden
Peki üç cümlenin birinde adını anma alışkanlığım tükenir mi ?
bahardı gözlerin..
 
Şimdi takatim yeter mi boynuma kadar kış mevsiminden geçmekten
 
Elime dahi dokunmadan nasıl verdin bana bu şekli
Sen varsın
gerçeksin madem..
Nasıl benden bahsedebiliyorum
Ardından kaç yıl sonra yollarsın sende kalan aklımı
Aklım bulunca tanır mı senden geriye enkaz kalmış beni
Şimdi yetimler mi muktedir ruhumu teskin etmeye
Nasıl bir sensizliğe düştüm ki
Dünya koca bir çukur gibi bedenime
 
Allah aşkına değmesin saçlarına artık şimal rüzgârları
  
İzin verme..!
Bilirim kokunun aşamayacağı uzaklık yok
Bilirim gelirde beni kefenler nefesin
Ölmemi istemezsin şimdi
Dokunman gereken alnıma duvarlar çarpar
Nerdesin..!

Aşk ateştir, öğüt yeldir...

Gönderen Dert Ortağı 2 Yorum edit post | |



 “Aşk odu evvel düşer ma’şûka andan âşıka
Şem’i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi”

Fuzûlî


Biri pervaneye şu sözleri söyledi:
“Ey ufacık böcek, minicik kanatlı hayvan! Sen kendine lâyık bir dost tut. Öyle bir yola git, öyle bir yol tut ki, biraz olsun başarı umabilesin. Sen kim, mum kim? Sen neredesin, mum sevmek nerede? Semender değilsin. Ateşin etrafında dolaşma. İnsan önce kendini bilmeli, yiğitliğini denemeli, ondan sonra savaşa atılmalı.

Yarasaya baksana! Güneşten saklanıp gizlendiği için gündüzleri ortalarda görünmüyor, geceleri meydana çıkıyor. Demir pençeli kimse ile savaşmak, câhillik, kendini bilmezliktir. Düşman olduğunu bildiğin birisini dost edinmek akıllıca bir hareket değildir. Ey pervane! Kimse sana mumun uğrunda nâhak yere ve boşu boşuna öldüğün için iyi ediyorsun demez.

Bir dilenci padişahın kızını isterse, bu saçma bir fikir beslemek, mânasız bir harekette bulunmak demektir. Ensesine tokadı yer. Bir mecliste mum yandığı vakit, padişahlar bile yüzlerini ona çevirirler. Hâl böyle iken mum hiç sana, senin gibi âşıka yüz verir mi? Karşısında o kadar padişahlar varken, büyükler dururken senin gibi bir müflise iltifat eder mi hiç ? Ben zannetmem.
Mum herkese nezaket, yumuşaklık, fakat sana kızgınlık gösterir. Çünkü sen zavallısın, biçâresin.

Yüreği yanık pervane ona şu cevabı verdi:
Ey tuhaf adam! Sen bu sözlerinle tuhaf oluyorsun ama iş tuhaf değil. Mum beni yakarmış, yanarmışım. Bunun ne önemi var. Yansam ne olur, kavrulsam ne çıkar. Gönlümde İbrahim’in ateşi var. Nemrud’un ateşi İbrahim’e nasıl bir gülizâr oldu ise, mumun ateşi de benim için bir gülistandır.
Gönül, canânın eteğine çekmez, canânın aşkı canın yakasına yapışır. Ben kendi isteğimle kendimi ateşe atmıyorum ki! Boynumdaki aşk zinciri beni ateşe sürüklüyor. Mumun ateşine kavuştuğum zaman yanmıyorum ki, o beni uzakta iken yakmıştı. Yâr, güzellik ve sevilmek icabı istediğini yapar.
Ona: Yapma, etme, günahtır denilmez ki! Ben, yârimi sevdiğim için onun ayakları altında can vermeye hazırım. Emelim budur, zevkim de bundan ibarettir. Can benim değil mi? Kim buna engel olabilir? Dost var iken bana varlık yakışmaz. İşte bunun için can veriyorum. İstiyorum ki, yalnız o var olsun. Yârim güzeldir, beğenilmiştir. İstiyorum ki, ben yanarken çıkardığım alev ona sirayet ederek onun ışığına katılsın, onun ziyasını arttırsın.

Ey bana öğüt veren! Diyorsun ki: Git, kendine göre birisini bul, onu dost edin! Bu öğüdün bana hiçbir faydası yok. Bana kâr etmez, te’sir etmez. Bilir misin ki, aşığa nasihat etmek akrebin soktuğu kimseye sızlanma, inleme demeye benzer. Sindbad kitabında çok güzel bir nükte vardır. O da şudur: “Aşk ateştir, öğüt yeldir.Yel, ateşi alevlendirir.” Bir kaplanı ne kadar dövsen, o nisbette hırçınlaşır, öfkesi şiddetlenir. Ey nasihatçı! Sen bana fenalık yapıyorsun. İstiyorsun ki, yüzümü ateşli yerden ateşsiz, soğuk yere çevireyim.

Şimdi sıra benim. Ben sana nasihat vereyim de dinle.
Daima kendinden iyisini ara. Kendin gibilerle vakit geçirmek, vaktini zâyi etmektir. Kendi emsalinin peşinden ancak kendini beğenmişler gider. Tehlikeli yerlere ise ancak sarhoşlar gider. Nitekim ben aşka düştüğüm zaman onun bütün belâlarını da düşündüm. Kelleyi koltuğa aldım da bu yola girdim.
Sadık bir aşık isen elini canımdan çek. Canını vermeye kıymayanlar kendini beğenen korkaklardır ve sevgiliye değil de kendi şahıslarına âşıktırlar. Bir gün gelecek, nasıl olsa ecel pusu kuracak beni alıp götürecek. Onun için nazlı sevgilim beni öldürsün daha iyi. Onun uğrunda, onun elinde güle oynaya can veririm. Madem ki, ölüm haktır ve alına yazılmıştır, cânan uğrunda, onun elinde ve yanında ölmek daha iyi değil mi? Bir gün ister istemez öleceksin. Yârin ayağı dibinde can vermek daha iyi değil mi?

Pervâne sâdık bir âşıktır. Tek bir ışık etrafında döner durur ve kendini yok eder. Onun yok oluşu, “Vahdet” yolundaki dervişin hâline benzer. Işık ilâhî aşk, pervâne ise bu aşk ile yanıp tutuşan ve hatta yokluğa erişen derviş demektir. Pervane acziyet ve perişanlığına bakmadan aşkı ile etrafında yanıp durduğu mumun huzurunda, ma’şûkuna seslenir: Ey sevgilim! Hadi ben âşığım, yansam da yeridir. Peki ya sen neden yanıyorsun, niçin ağlıyorsun. Mum inleyerek cevap verir: Benim tatlı balım vardı. Beni ondan ayırdılar. Şirin’im haksızlıkla elimden alındı. İşte Ferhad gibi tepemden ateş çıkıyor. Gece, meclisi aydınlatan ışığıma bakma. İçimi yakan ateşe bak. Mum, hem bu sözleri söylüyor, hem de sararmış yanağından sel gibi gözyaşı dökülüyordu.

Mum, sözüne devamla pervaneye dedi ki:
Ey pervane! Ey aşk iddiacısı! Aşk, senin işin değil. Seninki bir kuru iddiadan ibaret. Sende ne sabır var, ne de tahammül. Sen azıcık bir ışık ve ateş gördün mü, hemen yanıyorsun. Ben ise tamamıyla yanıncaya kadar dikilip duruyor, dayanıyorum. Aşk ateşi senin yalnız kanadını, benim ise bütün vücudumu, baştan aşağı yakar. Derviş de mum gibidir. Dışı parlaktır ama içi yanmıştır.
Artık gece bitiyor, sabah oluyordu. Peri yüzlü bir hizmetçi gelip mumu söndürdü.

Zavallı mum, dumanı tepesinden çıkarken:
“Aşkın sonu budur işte.”  dedi ve can verdi.

Mustafa Demirci

Ben Solarken Sen Nerelerdeydin

Gönderen Dert Ortağı 07 Kasım 2010 2 Yorum edit post | |

aşk, sevgi

Ben Solarken Sen Nerelerdeydin

Bircan M.

Birgün daha beni bıraktığın yerde, hayâlinleyim
En sonunda son parçamı da aldın benden
Neden diyemem, sana bir neden aramaya hakkım yoktu ardından

Soğudu içimde özlemlerinden kor gibi düşen ateş
Oralarda mutlu isen, bil ki ben de buralarda mutluyum
Leylak rengi ufuklar çiziyorum düşündükçe seni
Artık bana verdiğin çiçeklere tek damla su dökmüyorum
Rüyalarımda görüyorum bana uzanan ellerini
Koşmaya çalışsam yine, sen durduruyorsun beni
En sonunda sen kazandın, canın sağ olsun
Ne gülüşün artık beni oyalar, ne de yokluğun yaralar

Sen bana beni emanet bıraktın giderken
Ecelimi bekler gibi bekliyorum sana ait ne varsa
Nedense içim acımıyor hiç ya da ben hissetmiyorum

Neredeysen bil emanetin hançerli yüreğime
En yüksek taşlardan ördü senden başka gözlere duvarlarını
Rüyâ da görmüyorum artık; çünkü uyuyamıyorum
Ellerimde kilitli uykularım gittiğinden bu yana
Limon rengi odamın loş ışığı
Eski şarkılardan bir demet sunuyor duygularım
Raks ediyor umut kırıntıları karanlığa inat
Dünya değil de sanki tüm kâinât, dönmeyi bırakmış
Etrafımda ne varsa boş eski heyecanını yitirmiş
Yeşeren ne varsa bahçelerimde solmuş boynu bükük
Dağlara pusu kurmuş zaman tetikte beklemekte
İnadına sarılıyorum yokluğunun kayalıklarına
Neredeydin ben solarken sen, nerelerdeydin???

Bircan .M (Kayıpgül)
11 Haziran 2010 Cuma, 20:17 .

Yeni Düşenler

Abonelik:

E-Posta Adresini Gir: