Bilim ve Teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim ve Teknoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Türk Mutfağının Unutulan Lezzetleri

Gönderen Dert Ortağı 25 Ağustos 2011 0 Yorum edit post | |

http://img804.imageshack.us/img804/7939/domates.jpgYUMURTA YUVASI
Tüm annelerin marifeti değil midir yoktan var etmek? İşte size yoktan var edilen ve gün geçtikçe varlığı daha da unutulan bir Anadolu lezzeti; Yumurta Yuvası.
Pişirilmesi son derece kolay ve maliyeti de son derece düşük olduğu için Anadolu topraklarında uzun yıllar popüler olmuş olan Yumurta Yuvası’nı yapmak için domates, yumurta, tuz ve karabiber yeterli. Peki nasıl mı yapacaksınız? İri bir domates seçin. Domatesin içini, dağılmamasına dikkat ederek oyun ve bir yumurtayı dikkatlice içine kırın. Üzerine biraz tuz ve karabiber ekledikten sonra da pişinceye kadar fırınlayın. Ne dersiniz, Yumurta Yuvası da en az menemen kadar hayat kurtaracak bir yemeğe benzemiyor mu?

http://img33.imageshack.us/img33/7802/lavas.jpgPIRTI YEMEĞİ
Anadolu kadınlarının ne kadar tutumlu olduğu tartışılamaz bile. İşte Pırtı Yemeği de, annelerimizin yoktan var ettiği ancak gün geçtikçe unutulmaya başlanmış olan lezzetlerden biri. Evinizde bayatlamaya yüz tutmuş tandır ekmekleri, lavaşlar mı var? Öyleyse bu lezzeti yeniden canlandırmayı siz de kesinlikle denemelisiniz. Yapımı son derece kolay.
Bayatlayan tandır ekmeklerinizi ufak parçalar halinde doğrayın ve bir tepsinin altına dizin. Üzerine, tarifini vermeye gerek bile duymadığımız kolaylıkta yapılan etli patates yemeğini dökün. Son olarak tüm bu karışımın üzerinde kızgın tereyağı gezdirin.
İşte sizlere, evde kalmış ve bayatlamak üzere olan malzemeler yapabileceğiniz son derece basit bir Anadolu lezzeti!


http://img822.imageshack.us/img822/8206/fasulyemucver.jpgTAZE FASULYE MÜCVERİ
Mücver Türk mutfağının vazgeçilmez lezzetlerinden biri olsa da, pek çok çeşidi var olan bu leziz yemeğin bazı versiyonları neredeyse tamamen unutulmak üzere. Bunlardan biri de Taze Fasulye Mücveri.
Yapımı ise bildiğimiz Kabak Mücveri’nden farklı değil. Ancak buradaki tek fark, taze fasulyeyi önceden haşlamanız gerekmesi. Taze fasulyeyi haşlayın, ince ince kıyın. Gerisi ise bildiğiniz mücver gibi! Unutulan bu lezzeti bu sene iftar sofranızda yeniden canlandırmaya ne dersiniz?






http://img41.imageshack.us/img41/304/mantivejeteryan.jpgPİRUHİ

Türk mutfağında vejeteryan mantının var olduğunu söylesek bize inanır mıydınız? İster inanın ister inanmayın ancak son yıllarda neredeyse yapımı tamamen unutulmuş olan Piruhi bunun gerçek kanıtı.
Piruhi’nin bildiğimiz mantıdan hemen hiç farkı yok. En önemli fark ise içinin kıymayla değil, tulum peyniri, maydanoz ve kuru soğanın karıştırılmasıyla oluşturulan farklı bir iç malzemesiyle doldurulmuş olması. Ve tabi ki servis esnasında kızgın tereyağ sosunun ardından çekilmiş ceviz eklenmesi.







http://img11.imageshack.us/img11/9632/soganliyumurta.jpgSOĞANLI YUMURTA
Her ne kadar adından çok kolay bir yemek olduğu düşünülse de, Soğanlı Yumurta’nın Türk mutfağından yok olup gitmesinin en önemli sebebi, yapımı son derece zahmetli bir yemek olması. Saray mutfağının vazgeçilmez lezzetlerinden biri olan, iyi pişiren aşçısına ödüller kazandıran Soğanlı Yumurta; soğanların halka halka doğranmasının ardından uzun saatler boyunca kavrulması ve üzerine yumurta kırılarak servis edilmesiyle ortaya çıkıyor.
Kulağınıza kolay gibi gelse de kesinlikle yanılmayın.
Soğanlı Yumurta’nın soğanlarının kavrulması Osmanlı döneminde tam bir zanaat işiymiş. Ramazanın 15’inde padişahın iftar sofrasında muhakkak yer alan bu lezzetin soğanlarının mum ışığında kavrulduğu ve yapımının saatler sürdüğü halk arasında konuşulan rivayetlerden biriymiş.

http://img838.imageshack.us/img838/4130/acilibamya.jpg
ASİDE
Günümüzün unutulmuş tatlarından biri de, Türk mutfağına Arap mutfağından girmiş olan Aside. Acılı bir bamya yemeği olan Aside’nin yapımı ise oldukça enteresan. Önce bir bardak su kaynatılıyor ve içine un eklenerek koyu bir muhallebi kıvamında pişiriliyor. Bu sos servis tabağına alındıktan sonra ise, acı biberle etsiz olarak pişirilmiş bamya yemeği üzerine ilave ediliyor.
Şu anda kulağınıza oldukça yabancı görünüyor olsa da, bir dönemin en sevilen yemekleri arasında olduğunu söylemeden geçemeyeceğiz.
 






http://img807.imageshack.us/img807/4145/serbet.jpgDEMİRHİNDİ ŞERBETİ
Osmanlı mutfağının en önemli özelliklerinden birinin şerbetler olduğunu hepimiz biliyoruz. Ancak bu şerbetlerden birinin, Demirhindi’nin ne kadar özel olduğunu biliyor muyuz? Her ne kadar Osmanlı mutfağı portakal şerbeti, turunç, şeftali, kayısı, erik, badem şerbeti, kavun çekirdeği şerbeti, gül, menekşe, yasemin, nar, kızılcık, çilek, koruk, keçiboynuzu şerbetleriyle dolu olsa da, Demirhindi’nin yeri hep ayrı olmuştur.
Aslında bir Afrika bitkisi olan Demirhindi mayhoş tadıyla meşhurdur. Asya mutfağında çeşitli yemeklerde de kullanılan Demirhindi Osmanlı mutfağına girer girmez popüler olmuş ve Ramazan ayının da vazgeçilmez şerbetlerinden birine dönüşmüştür. Son yıllarda yeniden popülerleşen Demirhindi şerbetini Ramazan ayı boyunca Osmanlı mutfağı yemekleri servis eden bazı restoranlarda tadabilmeniz mümkün.

http://img195.imageshack.us/img195/1820/nizbac.jpg
NIZBAÇ

Türk mutfağının, belki de pişirilmesi son derece zahmetli olduğu için, unutulmuş lezzetlerinden biri de Nızbaç. Aslında Oğlak eti ile yapılan bu leziz köfte, oğlak eti temin edilemediği zamanlarda yağsız kuzu eti ile de yapılabiliyor.
Soğan ve havuçla uzun süre güveçte pişirildikten sonra kıyma haline getirilen oğlak etinin içine karabiber, tarçın, kişnişi taze nane ve sakız eklenmesiyle yapılan Nızbaç’ı herhangi bir yerde tadabilmek artık neredeyse maalesef mümkün değil.








http://img221.imageshack.us/img221/9820/yaseminreceli.jpgYASEMİN REÇELİ
Reçel Türk mutfağının vazgeçilmez lezzetlerinden biridir. Ülkemizde erikten karpuza, patlıcandan domatese kadar hemen her meyve ve sebzenin reçeli yapılıyor. Ancak bazı reçeller var ki gün geçtikçe isimleri unutuluyor. Bu unutulmuş lezzetlerden biri de Yasemin Reçeli.
Sadece yasemin bitkisinin çiçekleri kullanılarak yapılan bu leziz reçelin gün geçtikçe mutfağımızdaki varlığının azalması oldukça üzücü.









http://img405.imageshack.us/img405/5662/kaskarikas.jpgKAŞKARİKAS
Mutfağımızın artık adı bile unutulmuş olan zeytinyağlı lezzetlerinden biri Kaşkarikas. Aslında yapımı son derece kolay olan ve son derece sağlıklı olduğunu bildiğimiz Kaşkarikas’ı bu Ramazan kendi mutfağınızda deneyebilirsiniz.
Kabak kabuklarını 1.5cm genişliğinde soyun ve ince uzun, 3-4 cm’lik parçalara bölün. Ardından bu kabukları; salça, domates, dereotu, limon suyu, tuz, şeker ve zeytinyağı karışımının yer aldığı tencereye ilave edin ve kısık ateşte pişirin.
Ağustos ayı sıcaklarında geçireceğimiz bu Ramazanda Kaşkarikas’ın vazgeçemeyeceğiniz lezzetler listesine gireceğine eminiz



http://img153.imageshack.us/img153/2256/kocagormezboregi.jpgKOCA GÖRMEZ  BÖREĞİ
Kocagörmez Böreği henüz mutfağımızın unutulmuş lezzetlerinden biri değil. Ancak adının sempatikliği sayesinde kendisini size tanıtma ihtiyacı duyduk. Gebze yöresine ait ve bayram sabahlarının vazgeçilmez lezzetlerinden biri olan bu böreğin yapımı ise son derece kolay.
Standart mayalı börek hamurunu yufka haline getiriyoruz. Böreğimize ise lezzetini tamamen iç malzemesi veriyor. Kuru soğanları büyük büyük küpler halinde doğruyoruz ve içine beyaz peynir ekledikten sonra pul biber ile tatlandırıyoruz. Yufkalarımızın arasına bu harcı yerleştiriyor ve üstü nar gibi kızarana kadar fırınlıyoruz. Bu böreği kesinlikle deneyin ve soğan ile peynirin inanılmaz lezzet ziyafetine dönüşümüne tanık olun.


http://img580.imageshack.us/img580/3143/koruk.jpg
KORUKLU BAMYA
 Koruklu Bamya karşılaşma şansınız çok az da olsa hala Safranbolu yöresinde tadabileceğiniz lezzetlerden biri. Bu yemeğe tüm özelliğini kazandıran şey ise, adı üzerinde; koruk!
Koruklu Bamya bildiğiniz etli bamya yemeği gibi pişiriliyor. Ancak etli bamyadan en büyük farkı, haşlanmış koruk üzümü suyunun, yemeğin pişme sürecinin sonuna doğru tencereye ekleniyor olması. Bamyaya son derece farklı, mayhoş bir lezzet katan Koruklu Bamba’yı, yolunuz Safranbolu’dan geçerse tüm yöresel restoranlarda sormanızı ve mümkünse tatmanızı şiddetle tavsiye ederiz.





http://img694.imageshack.us/img694/1415/ishakiye.jpgİSHAKİYE
İshakiye de mutfağımızın kaybolmaya yüz tutmuş helvalarından biri. Osmanlı döneminden beri Türk mutfağının vazgeçilmez lezzetlerinden biri olmuş helvanın pek çok çeşidi hala mutfaklarımızda var. Ancak İshakiye unutulmaya yüz tutmuş helva tariflerinden biri.
Yapımı bir evin mutfağı için bira zahmetli olsa da, un helvası yapmayı bilen hanımların bu tarifi de denemesini tavsiye ederiz. 1 kahve fincanı tereyağını erittikten sonra, kısık ateşte 1.5 su bardağı pirinç ununu yavaş yavaş ekleyerek kavurun. Ardından 2 su bardağı şekerli sütü yavaş yavaş bu karışıma yedirin. Unun kokusu tamamen çıktıktan ve helva kıvama geldikten sonra 1 çay bardağı bademi helvanın içine ekleyin. İster geniş bir kapta, ister küçük küçük kaplarda şekillendirilmiş olarak, helvanızı soğuduktan sonra servis yapabilirsiniz.


http://img710.imageshack.us/img710/8007/cennetcamuru.jpgCENNET ÇAMURU
Siz adına kanmayın, bu lezzeti bir kez tattıysanız bir daha kolay kolay unutamayacaksınız. Görüntüsü her ne kadar çamuru andırıyorsa da, adı üzerinden sanki cennetten çıkmış bir lezzet!
Antep yöresine ait olan bu ilginç tatlı aslında tel kadayıftan yapılıyor. Tel kadayıf terayağı ile birlikte kısık ateşte iyice pişene kadar kavruluyor ve üzerine toz fıstık ekleniyor. Şerbeti de eklenip soğumaya bırakıldıktan sonra, hele bir de kaymakla servis yapılmışsa, Cennet Çamuru’nun tadına doyum olmuyor.







http://img11.imageshack.us/img11/7992/harputkofte.jpgHARPUT KÖFTESİ

Ramazan ayının en önemli etkinliklerinden birinin iftar sofraları olduğunu söylememize gerek yok. İftara ne pişirsem diye düşünen hanımlar için bu sene utulmuş lezzetleri anımsatmaya karar verdik. Anadolu topraklarının en lezzetli mutfaklarından biri olan Elazığ mutfağına ait olan Harput Köfte de yeniden keşfedilen lezzetlerden biri.
Özellikle büyük şehirlerde yöresel tatlar sunan pek çok restoranın menüsüne yeniden girmeyi başarmış olan Harput Köfte’nin en önemli özelliği haşlanarak pişirilmesi. Kuru soğan, maydanoz, toz biber, tuz, yağsız kıyma ve bulgurun yoğurularak köfte haline getirilmesinin ardından Elazığ yöresine özel olan bu köfteler kaynayan yağlı ve salçalı suda pişiriliyor. Muhakkak tatmanızı tavsiye ediyoruz.

http://img153.imageshack.us/img153/1708/zulbiyeyemegi.jpgZÜLBİYE YEMEĞİ
Afyon yöresine ait olan ve hala pişiriliyor olsa da eski popülerliğini bir türlü kazanamayan yemeklerden biri de Zülbiye Yemeği. İsminin kökenini bilemediğimiz bu özel lezzetin epey zahmetli, zahmetin de ötesinde hüner gerektirdiğini söylemeye gerek var mı?
Zülbiye yemeği tam anlamıyla bir et yemeği. Pişirmek içinse sabır gerekiyor olsa gerek çünkü pek çok aşaması var.
Yemeğin ilk aşamasında dana etleri limon suyu, karabiber, maydanoz ve zeytinyağından oluşan bir sosun içerisinde en az 3 saat bekletiliyor. Terbiye edilen etler kısık ateşte uzun bir süre pişirildikten sonra toprak kaplara alınıyor. Üzerlerine bütün arpacık soğan ilave ediliyor ve soğanların üstüne çıkacak kadar et suyuyla birlikte, ağzı kapatılarak fırına veriliyor.
Pişirmesi ne kadar zahmetliyse, yemesi de bir o kadar lezzetli görünmüyor mu? Günümüzde popülerliğini yitirmiş olsa Zülbiye Yemeği uzun bir dönem Afyon’da Ramazan sofralarının vazgeçilmez lezzetlerinin başında gelmiş.



http://img5.imageshack.us/img5/3504/baklavao.jpgGULUGURSA
Ramazan bayramının vazgeçilmez tatlısının baklava olduğuna şüphe yok. Ancak baklava kadar lezzetli birçok yöresel tatlının da var olduğuna eminiz. Günümüzde eskisi kadar popüler olmasa da bu lezzetlerden biri de, Sakarya yöresine özgü olan Gulugursa.
Baklava yufkası inceliğinde açılan yufkaların içine ceviz serpilmesi ve ardından yufkanın dört bir kenarından büzüştürülerek kapatılmasıyla hazırlanan Gulugursalar küçük parçalar halinde kesiliyor ve üzerine kızgın tereyağı dökülerek fırınlanıyor. Uzun bir dönem bez torbalarda hiç bozulmadan saklanabilen bu inanılmaz lezzet, gerektiğinde üzerine sıcak şerbet dökülerek servise hazır hale getiriliyor.
Büyük şehirlerde bu tatlının tadına bakabilmeniz neredeyse imkansız. Ancak yolunuz Sakarya’dan geçerse kesinlikle arayıp bulmanızı ve tadına bakmanızı tavsiye ederiz.

http://img508.imageshack.us/img508/4711/karahaber.jpgKARA HABER
İftar sofralarının zenginliği ile ünlü bir diğer şehrimiz olan Konya’ya ait ilginç bir yemekten, daha doğrusu bu yemeğin isminden söz etmek istiyoruz; Kara Haber. Her ne kadar ismi son derece ilginç olsa da, Kara Haber oldukça aşina olduğumuz bir lezzet. Kısacası yaprak sarması.
Peki Konyalılar, iftar sofrasının vazgeçilmezlerinden biri olan yaprak sarmaya neden mi bu ismi vermiş? Çünkü bu mutfağımızın vazgeçilmez lezzeti olan sarma, Konya iftar sofralarında tatlıdan sonra servis ediliyor ve bu muhteşem sofranın son lezzetinin habercisi olduğu için kendisine Kara Haber deniliyor.

http://img3.imageshack.us/img3/1694/pepecuratatlisi.jpgPEPECURA TATLISI
Her ne kadar Karadeniz yöresinin her bir lezzeti olağanüstü olsa da, biz çok da popüler olmayan bir Karadeniz lezzetinin sayfalarımıza taşımaya karar verdik; Pepecura Tatlısı.
Rize’ye özgü olan ve Ağustos ile Eylül aylarında olgunlaşan kokulu siyah üzümden yapılan Pepecura maalesef yakın dostları mıhlama ya da turşu tava kadar popüler değil. Belki de bu durum, maalesef yılın sadece belli dönemlerinde elde edilen meyvelerden yapılıyor olmasından kaynaklanıyor. Kokulu siyah üzüm şırasının mısır unu, bazen de nişasta ile pişirilmesiyle yapılan Pepecura, muhteviyatı nedeniyle beslenme uzmanları tarafından kansızlığa iyi gelen lezzetlerden biri olarak tarif ediliyor. Ancak bu yöresel lezzet de neredeyse unutulmaya başlandı. Yolunuz bu Ramazan’da ya da bayramda Rize’ye düşerse muhakkak tatmalısınız.

KAYNAK MSNBC

Tüm Dünyayı 137 Saniye Boyunca Bayıltan Deney

Gönderen Dert Ortağı 06 Ağustos 2011 1 Yorum

Bir tek siyah taşlı yüzüğü olanlar kurtuldu!

Kanadalı bilimkurgu yazarı Robert J. Sawyer'ın 1999 yılında piyasaya sürülen kitabından esinlenerek hazırlanan, Braanon Braga ve David S. Goyer'in yapımcısı olduğu, 2009 yılında yayınlanmaya başlanan FlashForward adlı dizinin konusu kısaca şöyle:


"Gizemli bir olay dünya üzerindeki herkesin 6 Ekim 2009'da aynı anda, 137 saniye boyunca bilincini kaybetmesine sebep olmuş, bu süreçte herkes 6 ay sonra kendisinin neler yaşadığını görmüştür - bir küresel "öngörü". Bu 137 saniyelik bilinç kaybı sonucu dünya toplamında 40 milyon kişi yaşamını yitirmiştir. (Araba kazası, uçak kazası vs...) Los Angeles FBI ajanlarından oluşan Stanford Wedeck (Vance) tarafından yönetilen bir ekip bu süreçte ne olduğunu ve bir daha olup olmayacağını incelemeye başlamıştır. Benford araştırma üzerine önemli bir katkıda bulunur. Öngörüsünde 6 aylık araştırmanın sonucunu görmüştür ve araştırma için gördüğü kanıtları biraraya getirmeye başlar. Ekip kararma sırasında bilincini yitirmeyen "0 numaralı zanlı (Suspect Zero)" yu, tehlikeli olduğu düşünülen "D. Gibbons" ve 1991'de bazı bilinç kayıplarının olduğu Somali'yi araştırmaya başlar. Bu sırada öngörülerle birlikte kişisel açıklamalar karakterlerin hayatlarını şekillendirmektedir." (Wikipedia)
Dizi başlangıçta kurgusu ve dramaturjisi yüzünden Lost ile kıyaslansa da, kısa süre sonra düşen reytinglerinden Abrams'ın şaheseri kadar ilgi çekmediği ortaya çıktı. Birinci sezonunun sonuna doğru dizinin yayından kaldırılabileceği bile konuşuldu. Fakat ikinci sezonun başlaması ile birlikte, dizi tekrar yükselişe geçti. Bu yükselişte en çok pay, dizinin artan temposu ve arkaplandaki büyük komplo teorisinin yavaş yavaş ortaya çıkmasında aramak doğru olur. Kitap ile dizinin en büyük farkı da bu son söylediğimiz komplo teorisinde yatıyor. Sawyer'ın yazdığı kitapta olaylar rastlantısal gelişirken, dizinin senaryosu, aslında bu 137 saniyelik "bilinç atlamasının" gizli bir örgütün işi olduğu üzerine kurgulanmış durumda. Daha doğrusu, gördükleri geleceği değiştirmeye çalışan insanların öyküsü. Çünkü herkes kendi gördüğü gelecekten memnun değil. Bazısı hiçbir şey görmüyor. Sonradan anlaşılıyor ki, onlar aslında ölmüş. O ölenler geleceği değiştirmeye çalışıyor mesela. (O gördükleri şey kaderse, insan kaderini değiştirebilir mi?)
Peki ne oluyor da, insanlar 137 saniye boyunca 6 aylık bir "bilinç atlaması" yaşıyorlar?
Dizi içersinde hikayenin gidişine göre olayın yaşanmasından bir kaç ay sonra iki bilim adamı çıkıyor ve bu bilinç atlamasından (ve 40 milyon üzerindeki insanın ölümünden) başında bulundukları deneyin sorumlu olduğunu "itiraf ediyorlar." Peki deney ne?
(1999 yılında yayınlanan kitaba göre) CERN'de gerçekleştirilen LHC deneyi.
Evet...Doğru okudunuz. Hani en son deneyin geçen ay başarıyla gerçekleştirildiği büyük proje. Sawyer'ın kurgusunda bu açıklamadan sonra, deney bir kez daha tekrarlanıyor. Bu kez "bilinç atlaması" yaşanmıyor fakat deney sonucunda Higgs Boson (hani "Tanrı Parçacığı" olarak adlandırılan parça) keşfediliyor. Bilinç atlaması tamamen rastlantısalmış çünkü o deney yapılırken, uzak bir galaksideki süpernovadan gelen nötrino parçaları tam o sırada dünyaya ulaşmış. İkinci deneyde öyle bir rastlantı olmadığı için de bilinç atlaması yaşanmamış.
Bu yukarıdaki olay kitabın kurgusundan. Peki ya kitaptan daha farklı olan dizi senaryosunda durum nasıl?
Dizide de gene aynı deney yapılıyor: Parçacıklar çarpıştırılıyor. Bu sefer kitaptaki gibi CERN'de değil, ABD'deki özel bir laboratuvarda gerçekleştirilmiş. Gene aynı şekilde, deney tek başına sorumlu değil bu bilinç atlamasından. Ama kitap kurgusundaki gibi rastlantısal da değil. Gizli bir örgüt, bu deneyde ortaya çıkan enerjiyi manipüle ederek tüm dünyaya "bilinç atlatıyor".
Bunlar sonuçta bilim-kurgu. Adı üstünde, hikaye. Ama gerçek hayatta CERN sayesinde "ereceğini" (bilinç atlaması) düşünen evanjeliklere ne demeli? (Bkz: CERN'in içinden Felsefe Taşı çıktı!) Tesadüf mü? Olabilir...Biz hikayemize geri dönelim
FBI ajanları bu gizli örgüt ile ilgili ilginç bilgilere ulaşıyor daha sonra . Güvenlik kameralarındaki görüntüleri incelediklerinde, herkesin baygın olduğu anda ortada bilincini kaybetmeden dolaşan, siyahlar giymiş bir adama rastlıyorlar ("0 numaralı zanlı". Nasıl oluyor da herkesin baygın olduğu bir zamanda, "0 numaralı zanlı" ayakta kalabiliyor diye merak ederlerken, seyirci adamla ilgili gerçeği sonraki bölümlerde, gizli örgüte bağlı bir kişinin ağzından öğreniyor: Adamın sırrı, taktığı siyah taşlı yüzükte saklı. Tabii internette dizinin fanatikleri bu siyah taşlı yüzükle ilgili gerçek dünyadaki benzerlikleri bulmuş bile:



Resimdeki siyah taşlı yüzük, masonların kullandığı türden. İşte bundan sonraki bölümlerde, FBI ajanları o örgütü ortaya çıkartmaya çalışıyorlar.
Bu arada tüm dünyanın baygın kaldığı, bilinç atlaması yaşadığı süre olan 137'den ilginç ilişkiler çıkabiliyor. 33. asal sayı olan 137, Kabala numerolojisine göre (Gematria), (İbranice harflerde) Kabala demek. İlginç değil mi? (33. derece en yüksek masonik seviye)
Madem sayılara bakmaya başladık, insanların bilinç atlaması yaşadığı tarihi de verelim, bakarsınız ilginç şeyler olur. Dizide insanların gördükleri gelecek, 29 Nisan 2010'a ait. Yani önümüzdeki hafta perşembe...
www.iyibilgi.com özel

Dünyanın en çok izlenen dizisi, meğer CERN'de çekiliyormuş! 


Jeffrey Jacob Abrams, 1966 yılında, New York'ta yaşayan Yahudi bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi.Televizyon yapımcısı ve yöneticisi olan anne ve babasının izinden giden Abrams, bugün dünyada izlenme rekorları kıran Lost (Kayıp) dizisinin yapımcısı. İçinde bulundukları uçağın bir adaya düşmesinden sonra hayatta kalan insanların yaşam  mücadelesini konu alan Lost, ilk bakışta son derece sığ bir hikayeye sahipmiş gibi görünüyor. 30-40 kişilik kazazede grubu, bir yandan kurtarılmayı beklerken, öteki taraftan açlık, susuzluk ve sağlık problemleriyle başetmek zorundadır. Fakat sezon ilerledikçe, işler gittikçe daha garip bir hal almaya başlıyor. Diziyi seyretmemiş olanların heyecanını kaçırmak istemeyiz fakat neden bir anda J.J. Abrams ve Lost ile ilgilendiğimizi anlatabilmek için birtakım detayları incelemek zorundayız, o yüzden şimdiden diziyi seyretmemiş ama seyretme amacı taşıyan okuyucularımızı uyaralım. Bundan sonra karşınıza çıkacak bilgiler, dizideki senaryo ile ilgili önemli bilgiler içermektedir. Bizden uyarması..


Abrams'ın yapımcısı olduğu Lost, seyirci üzerinde inanılmaz bir çekiciliğe sahip. Bu özelliği, kırdığı reyting rekorlarından kolayca anlaşılabilir. Peki sadece bilimkurgu fanatiklerinin anlayabileceği tarzda bir diziyi nasıl oldu da bu kadar geniş kitlelere yayabildi, Abrams? Hikaye anlatım biçimi, kurgusu, karakterlerin yapısı, özel efektleri vs. ile şimdiye kadar görülmedik kalitede bir dizi var karşımızda. Dan Brown'un Da Vinci şifresi, edebiyat alanında ezoterik bilgilerin dağılımını nasıl kitlesel boyutta gerçekleştirdiyse, Lost ile Abrams da benzer bir kitlesel etkiyi görsel alanda sağladı. Evet, televizyonculuk tarihi daha önce başarılı olmuş birçok bilimkurgu ve fantastik yapım ile dolu. Uzay yolu, X-Files, Alacakaranlık Kuşağı gibi. Ancak bu tür yapımlar, genelde toplumun "egzantirik" olarak nitelediği, toplumsal açıdan marjinal kesimler tarafından sahiplenilmişti (Hollywood filmlerinde "inek" diye dalga geçilen tipler.) Oysa Abrams'ın yapımcısı olduğu Lost, 7'den 70'e her çeşit insanı, din, dil, ırk, eğitim vs fark etmeden kendine bağlamayı başardı. Nasıl oluyorun cevabı yukarıda bahsettiğimiz özelliklerinde saklı. Nasıl'dan öte, biz iyibilgi olarak bunun etkilerini merak ediyoruz.
İşin özü şu: Abrams, Lost ile daha önce hayatında Kuantum teorisi ya da zaman yolculuğunu duymamış insanlara, onlar farkında bile olmadan Stephan Hawking, Albert Einstein gibi dehaların teorilerini yedirmeye başladı. Mesela hangi teoriler? Zamanda yolculuk yapan karakterler karşımıza çıktı (Einsten'in rölativite kuramı). Mekanlar arası "seyahat edebilen" (Teleportasyon, kurtçuk delikleri) insanlar, hikayede yerini aldı. Aralarda kuramsal fizik uzmanı karakterler devreye girdi ve dizide hiçbir fizik bilgisi olmayan, neler olup bittiğini bir türlü anlayamayan diğer dizi karakterlerine bu olanları anlatmaya çalıştı (aslında anlattıkları kişiler biz seyircilerdik) Bu yedirme işleminin başlıca özellikleri şunlar:
- Uzun bir süreye yayılması (Dizi 2004 yılında başladı, 2010'un Mayıs'ında sona erecek)
- Akılda kalıcı diyaloglar, göze hitap eden aksiyon ve merak uyandıran anakurgunun içine yedirilmiş olması.
- Bir çok klasik edebiyat eseri (Henry James, Jules Verne, Lewis Caroll gibi yazarların eserleri) ve İncil'den herkesin bildiği karakterlere, olaylara, mekanlara gönderme yapması.
- Her bölümün sonunda dizide gördüğü her sembolü, her numarayı, her ismi, her resmi analiz eden, tarihini sorgulayan bir "fanatik kitlesine" sahip olması. Bu fanatiklerin internet üzerinden paylaştıkları detaylar, normalde hiçbir zaman sorgulanmayacak, dikkat çekmeyecek (ama bilinçaltına görsel olarak kodlanmış) bilgileri içeriyor.
Lost'un bilimkurgu yanı ise her geçen bölüm daha ağır basıyor. İlk başlarda hiçbir anlam ifade etmeyen olaylar, kimi zaman bir kaç bölüm sonra, kimi zaman bir sezon sonra bilimel bir açıklamaya kavuşuyor. Örneğin, başka karakterlerin ne zaman nasıl öleceğini bilen bir karakterin, bunu nerden bildiğini ,nasıl bildiğini, o bölümün yayın tarihinden bir sene sonra yeni bir bölümde bilimsel sebeplere dayandırarak açıklayabiliyor senaristler. Kimi zaman seyirci neyin ne olduğunu unutsa da, çoğu açıklama bu kadar uzun sürmüyor bile. Ki zaten önümüzdeki mayıs ayı sona erecek olmasından dolayı, şimdiye kadar bir çok soru cevaplanmış durumda. Ama yaşanan her fenomenin ardında, kuramsal fizikten bir teori bulunuyor. Ve bu işin arkasında son derece profesyönel bir ekip var. Kuramsal fizikçiler ve mühendislerden oluşan uzman bir kadro, yazım ekibini kafasındakileri bilimsel metodolojiye uygun hale getiriyor. Yani anlayacağınız o teorilerin arkasında (bir zamanların diş fırçası reklamlarının Türk insanının aklına soktuğu) "isviçreli bilimadamları" var.
Gerçekten. Hepsi İsviçreli olmasa da en azından İsviçre'de yerin altında deney yapan bilimadamlarından bahsediyoruz.
CERN'dekilerden!
ABD'de yayınlanan Popüler Mekanik adlı dergide, Lost ve bilim üzerine Erin McCarthy imzalı bir makale yayınlandı. Makalede açık ve seçik bir şekilde Lost'un yaratıcılarının ağzından dizide işlenen fizik kuramlarıyla, CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda kanıtlanmaya çalışılan kuramların aynı olduğu söylenmiş. Hani şu "Tanrı parçacığını" bulmaya çalıştıkları, dolaylı yoldan da başka boyutların varlığına ve zamanda yolculuğa dair teorilerin üretildiği deneyler. İşte, dünyada en çok izlenen dizilerden biri, normalde bunlardan hiç haberi bile olmayacak insanlara birden fazla evrenin varolabileceğini, bizim o evrenlerle irtibat kurabileceğimizi, zamanda yolculuğun mümkün olabilceğini tam altı senedir hiç durmaksızın anlatıyor.
Bu diziyi severek takip ettiğini bilinen ve dizideki hikaye ile gerçek dünyadaki fiziğin aynı olabileceğini söyleyen bir kişi daha var ki, iyibilgi okuyucuları o kişiyi daha önceki CERN yazılarından dolayı yakinen tanıyor: Kuramsal Fizik Profesörü Michio Kaku. Hani şu CERN'deki deneyler sayesinde "tanrının beynini okuyabiliriz" diyen kişi. Kaku'nun Lost ve CERN ile ilgili çok ilginç bir açıklaması var. Fakat Bay Kaku'nun yaptığı açıklamayı anlayabilmek için, diziyle ilgili önemli bir bilgiyi de vermemiz gerekiyor ki, diziyi takip etmeyenler için kurduğu bağlantı havada kalmasın. (Diziyi seyredecekseniz ve heyecanı kaçsın istemiyorsanız, dikkatli olun!)
Dizinin kurgusunun temelinde Dharma İnsiyatifi adı verilen bir bilimsel araştırma projesi yatıyor. Bu projedeki deneylerin önemli kısmı, yer altında özel inşaa edilmiş "laboratuvarlarda" gerçekleşiriliyor. Bunun sebebi de, yer altında çok ender rastlanan, muazzam enerjiye sahip manyetik alanların enerjisinden yararlanabilmek (CERN'deki muazzam derecedeki enerji ve yer altı benzerliğine dikkat). Peki muazzam boyutlarda enerjiye ihtiyaç duyan deneyler neyin üzerine?
Zaman yolculuğu ve boyutlararası seyahat.


(İki resim arasındaki benzerliğe dikkat. Soldaki Lost dizisinde adı geçen Dharma İnsiyatifi adlı projenin kullandığı logo. Sağdaki CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'ndan bir kesit)
Gelelim Prof. Michio Kaku'nun bu konuyla ilgili açıklamasına. Kaku'ya göre, Lost'un yaratıcıları dizinin hikayesinde, son model fizik kuramlarından yararlanarak zaman ve mekan boyutunda geçişlerin sağlanabileceği bir "kurtçuk deliğinin" varlığına dair bir temel oluşturuyorlar. Enerji seviyesi o kadar yüksek hale getiriliyor ki, zaman ve mekan yırtılmaya, dolayııyla gerçekliğin dokusu parçalanmaya başlıyor. Zaman ve mekanın yırtılması, gerçekleşmesi imkansız olarak düşündüğümüz şeyleri, imkanlı hale getirecek.
Dünyanın en çok izlenen dizisinde, öyle bir enerji toplanıyor ki, imkansız diye bir şeyi düşünmek imkansız hale geliyor.
İnsanların her şeye kadir olduğunu mu söylüyor acaba Kaku ve Abrams gibiler?
Külli iradeyi yoksayıp, cüzzi iradesi ile insanın herşeyi yapabileceğini mi söylüyorlar bize?
Dilerseniz bu soruyu, Abrams'ın yapımcılığını yaptığı ve Lost'un bitimine yakın başlayan diğer iki dizisini inceleyeceğimiz bir sonraki yazımızda daha kapsamlı hale getirelim.
Bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle.
www.iyibilgi.com özel

Kehanetteki 8 Kollu Makina

Gönderen Dert Ortağı 0 Yorum edit post | |

1994 yılında İtalyan gazeteci Enza Massa, İtalya'nın başkenti Roma'daki Milli Kütüphane'de, kimsenin dikkatini çekmemiş, resimli yazmaların olduğu bir kitaba rastlar. İncelediği zaman bu yazmaların 1629 tarihine ait olduğunu görür. İçinde çok garip sembollere sahip onlarca resim vardır. Şansa bakın ki yazmaların sahibi, üzerine adını yazmıştır. Michel de Notredame.
Bizim bildiğimiz adıyla Nostradamus.
Her ne kadar Nostradamus'un 1500'yılların sonlarında öldüğü iddia edilse de, genel kanı, Nostradamus'un bu çizimlerin olduğu yazmaları oğluna bıraktığı, onun da Papa 8. Urban'a hediye ettiği üzerinedir. Şu anda kitabın bilinen adı Vaticinia Nostradami.
Nostradamus'un bu resimleri neden iyibilgi okurlarını ilgilendirsin? Çünkü dün yayınladığımız CERN ve Felsefe Taşı ile ilgili makalede bir evanjelik yazardan bahsetmiştik. (Bkz: CERN'in içinden Felsefe Taşı çıktı!) Roberta Ruth Hill, kaleme aldığı CERN ve 2012 adlı kitabında, 2012 senesinde sona eren Maya takviminden yola çıkarak, 2012'de Hz. İsa'nın dünyaya "ineceğini" ön görüyor. Ve bu inişi de CERN'in Büyük Hadron Çarpıştırıcısı yoluyla gerçekleştireceğini iddia ediyor. Dün incelemeye başladığımız bu egzantirik iddiayı, Bayan Hill neyin üzerine temellendiriyor dersiniz?
Semboller ve İncil üzerine.
İncil kısmına çok girmeden, sadece semboller üzerinden gidilse dahi, Bayan Hill'in CERN ile 2012 arasında nasıl bir bağlantı kurduğunu kolayca görebiliriz. Aşağıdaki resim, Nostradamus'un kayıp kitabından bir alıntı. Bayan Hill, bu resmi kendi kitabında kullanarak, Nostradamus'un CERN'i gördüğünü iddia ediyor.



Kırmızı halkalar içine alınmış kısımlara dikkat edelim. Öncelikle resmin ortasındaki 8 parçalı tekerlek ile 8 kollu Büyük Hadron Çarpıştırıcısı arasında bir ilişki kuruluyor. Sol, üst köşedeki elden çıkan ip, tekerleğin ortasından çıkan bir boruya bağlanıyor. Bayan Hill'e göre, Nostradamus CERN'deki deneyleri görmüş, bunların tanrıyla (güneşin olduğu yerdeki el) alakalı olduğunu anlatmak istemiş.
Peki Nostradamus'un çizdiği iddia edilen resmin alt kısımlarında, kırmızı halka içine alınmış bölgelere bakalım. Boynunda taç taşıyan, kartala benzeyen bir hayvan ile, adamın pantolonu üzerindeki haç işaretine dikkat edelim. Sonra durup, şu bayrağa bir bakalım.


Bu bayrak ve sembol, İsviçre'nin Cenevre kentine ait. CERN'in olduğu yer. Peki Cenevre'nin kelime anlamı ne? Ardıç ağacı. Ağaçla ne işimiz var? Bayan Hill'e göre çok önemli bir bağlantı daha var. Aşağıdaki resim, Nostradamus'un aynı kitabından. Kırmızı halkalar içine alınmış kısımlara dikkat. Sağ tarafta 8 parçalı tekerlek (Hadron Çarpıştırıcısı) ve altında ağaç resimli bir kitap (ağaç Cenevre). Solda ise gene aynı tekerlek ve altında güneş. CERN ve muazzam düzeyde bir enerji. 
Tüm bu sembollerden yola çıkan Bayan Roberta Hill, Nostradamus'un kehanetlerinde CERN'i gördüğünü iddia ediyor.
Şimdiye kadar CERN dizimizde geldiğimiz nokta, bize burada gerçekleştirilen deneylerden kendi çıkarlarına uygun beklentileri olan bir çok insanı gösterdi. Bunların arasında kabalistler vardı, "tanrının beynini okumaya" çalışan bilim adamları vardı...Son olarak bu kervana Hadron Çarpıştırıcısı'nın içinden mesih çıkacağına inanan evanjelikler eklendi.
iyibilgi, sizler için takip etmeye devam edecek.
www.iyibilgi.com özel

Bu yazı itibariyle, CERN dizimizde pek kimsenin duymadığı, duyanların ise şimdilik sınırlı bir çevreye ait olduğu, ilginç bir konuya giriyoruz: Modern Simya, Monatomik besinler ve "Yüksek bilinç" seyahati.
Hikayemiz 1975 yılında, Arizona eyaletinin Utah bölgesinde çiftçilik yapan David Hudson adındaki kişi tarafından tesadüf eseri bulunan maddelerle başlıyor. Tarım işinden altın-gümüş madenciliğine geçmeye karar veren David, altın ve gümüşlerinin işlenmesi sırasında bir sorunla karşılaşıyor. Çıkardığı altın ve gümüşlerin, arınma işlemi sonrasında satılamayacak hale gelmesi, Hudson'ı zor durumda bırakıyor. Bu sorunu çözebilmek için Cornell Üniversitesi'ndeki bir uzmana danışıyor. Hudson'ın altınlarının ve gümüşlerinin üzerinde ilginç maddelere rastlayan uzman, bunların ne olduğunu anlayabilmek için Hudson'dan yüklüce ödenek isteyince, David reddediyor ve maddeleri kendi araştırmaya başlıyor. Ve sonunda başına dert açan maddelerle ilgili daha detaylı bilgiye ulaşıyor.
"Bu maddeler ORME'ler, monoatomik altın, beyaz altın, beyaz altın tozu, ORMUS, m-durumu, AuM, mikro küme ve manna olarak anılıyorlar.
David Hudson bulduğu maddeleri Orbitally Rearranged Monoatomic Elements (Yörüngesel Tekrar Sıralanmış Monoatomik Elementler) veya ORME'ler olarak adlandırıyor. Ayrıca yüksek-spin durumundaki monoatomik elementler olarak da sözediyor.
BİLİNEN ORMUS ELEMENTLER
Element Atom Numarası
Kobalt 27
Nikel 28
Bakır 29
Rutenyum 44
Rodyum 45
Paladyum 46
Gümüş 47
Osmiyum 76
İridyum 77
Platin 78
Altın 79
Civa 80
(Lahuti.com)"

"Mucize toz" işte bu ORME grubu elementlerinden yapılıyor. Bu elementler süperiletkenlik özelliğine sahip. Bunun yanında Hudson'ın iddialarına göre, yerçekimini yok eden özellikleri de varmış. (İridyum'un çok yüksek ısılarda gösterdiği bir özellik olarak iddia edilmiş)
(David Hudson ve "mucize tozunu" ayrıca ilerleyen günlerde detaylı şekilde işleyeceğiz)
Laurence Gardner adında bir yatırımcının yardımıyla David, şu an zptech.net üzerinden bu mucize tozun satışını sürdürüyor.
Hudson'a göre, bu mucize toz aslında antik simyanın en çok bilinen öğesi "Felsefe Taşı". Neden bu ismi uygun görmüş? Hudson, bu tozu tüketen kanser ve AIDS hastalarının iyileştiğini söylüyor! Ama bunun dışında bir de olayın metafizik boyutu var ki...
İşte bizi ilgilendiren kısmı da burası. Çünkü bu tozu tüketen insanlar, iddialara göre "ermeye" başlıyorlar. Tozun yaptığı şey, insan DNA'sının "yaydığı ışığı", bu materyal dünyadaki etkilerden arındırarak, başka bir boyuttaki "ışık vücudu ile" aynı titreşime sahip olmasını sağlamak. Böylece insanların daha yüksek bir bilinç düzeyine ulaştıkları iddia ediliyor. Değersiz bir metalden altına dönüşüm gibi. (Bununla ilgili detaylar bir sonraki yazımızda)
Şimdi haklı olarak, yazının başlığına bakıp, "peki bütün bu hikayenin CERN ile ne alakası var?" diyeceksiniz. Alakası şu:
Bu tozu 40 gün boyunca kullanan Roberta Ruth Hill (Hz. İsa, İncil'e göre 40 gün aç ve susuz kalmıştır) adındaki evanjelik yazar, Hristiyanlığın en önemli öğretilerinden biri olan kutsal üçlemenin parçası olan kutsal ruh ile bağlantıya geçtiğini iddia etti ve CERN ile ilgili bir kitap yazdı. Ona göre bu yediği madde, Katoliklerin komünyon ayinlerinde Hz. İsa'nın "etini" temsil eden "ekmeğin" gerçek hali. Ruth buna 'itz' ya da manna diyor. İtz kelimesini Aztek efsanelerine gönderme olarak kullanıyor. İtz, Mezoamerikan tanrılarından Tüylü Yılan olarak bilinen Quetzalcoatl'ın dünyaya ineceği "şeyin" adı. Ruth, bu inişin Maya takvimine göre 2012 yılında olacağını söylüyor ve ekliyor: Mezoamerikan efsanelerinde Quetzalcoatl'ın dünyaya ineceği şey aslında bir yıldız geçidi.  (Aşağıdaki resmin üst tarafında, ortada yer alan 8 kollu yuvarlak)



Ruth, o yıldız geçidinin aslında CERN olduğunu, Quetzalcoatl'ın da (Mezoamerikan efsaneleri ile İncil arasındaki benzerlikleri sıraladıktan sonra) aslında Hz. İsa olduğunu, kitabında iddia etti. CERN'in açacağı bir boyutlararası kapı, dünyaya kurtarıcı olarak Hz. İsa'nın gelmesini sağlayacak. Hz. İsa geldikten sonra, insanlık toplu olarak bilinç atlaması gerçekleştirecek. Ancak kendiliğinden değil, David Hudson'ın "mucize tozu", "felsefe taşı", Ruth'un "İtz"i olan mannayı yiyerek.
Çok yakında insanların uçabildiği, tüm hastalıkları yendiği, kafalarında sesler duyduğu, yiyenin "erdiği" mucize toz reklamlarına rastlayabilirsiniz!!!
Bunlar bir Hollywood senaryosundan farksız. Belki de ileride bir film olarak karşımıza çıkar. Saçmalık diyen de olacak, gerçek sanıp takip eden de (ki şimdiden bu kitap bir çok evanjeliği kendine çekmeye başladı). Ancak işin bir de "bilimsel" kısmı var. iyibilgi her zamanki gibi bu hikayeden çıkarılacak olasılıkları merak ediyor ve soruyor:
* CERN'deki deneyler ile Hudson'ın patentini aldığı süperiletken monatomik ORME grubu elementleri arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir?
* CERN'deki deneyin sonuçlarını anlayabilmek için "mucize tozdan" yemek zorunda kalır mıyız?
* Kabalacıların CERN'den beklentisi olan Yaratıcı Işığa kavuşmak ile (bkz.  CERN, Kabalist bir proje mi?) bu "mucize tozun", "felsefe taşının" yol açtığı "aydınlanma" aynı şey mi?
www.iyibilgi.com özel

Şimdide Boynuzları Çıktı

Gönderen Dert Ortağı 3 Yorum edit post | |

CERN'in sırları dizisinde beşinci bölüm
CERN'in sırları dizimizde, gene ilginç bir sembolle karşı karşıyayız. Hatırlarsanız daha önceki bir yazımızda (CERN'de esrarengiz yokoluş dansı), deneyin yapıldığı kampüste bulunan Hint tanrısı Şiva'nın 2 metrelik heykelini incelemiş, bilimsel bir deney ile sembolik ilişkisini sorgulamıştık.
Karşımızda tekrar bir "tanrı" var. Bu sefer ki bir Kelt tanrısı.
Cernnunos (Cern), Kelt tanrılarından. Kelime anlamı "Boynuzlu Tanrı". Kimi kalıntılarda boynuzlu hayvanlarla temsil edilmiş (O hayvanlardan biri de boynuzlu yılan!). Kelt panteonunda üretkenliği ve doğurganlığı temsil ediyor. 
Cern, aynı zamanda "Yeraltı Dünyası"nın tanrısı.
Boynuzlu tanrı, tıpkı CERN'in yerüstündeki kampüsünde bulunan Şiva heykeli gibi, hem varolmayı (üremeyi, üretmeyi) hem de yok olmayı (ölümü) temsil ediyor.
Şimdi gelelim, isim benzerliği dışında, daha "sembolik" bir benzerliğe. Bu resimde gördüğünüz, Cern'in Hz. İsa'nın doğumundan yüzlerce sene önce dikildiği varsayılan bir sütun üzerindeki resmi. Kırmızı ile halka içine alınmış boynuzların şekline dikkat.


(Musée National du Moyen Age, Paris)


Bir de CERN'in logosuna bakalım:

CERN'in logoundaki halkalar ve ucundaki çıkıntılar, kimilerince Hristiyanlığın şeytan ile bütünleştirdiği '666' sayısına benzetilirken, başkaları tarafından Kelt tanrısının boynuzlarına benzetilmiş. Basit bir tesadüf mü yoksa 'esinlenme' mi ,onu biz bilemeyiz ama şurası bir gerçek: CERN'in ismini aldığı tanrı gibi, başka dünyalar ile olan bağlantısı üzerinde her geçen gün daha fazla "bilgi" dikkat çekiyor. Son olarak, 9 Nisan tarihinde dünyaca ünlü Kuramsal Fizik Profesör'ü Michio Kaku'nun bir yazısı yayınlandı.

Yazının başlığı bile son derece "provokatif": "Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, Tanrı'nın beynini okumamıza müsade edebilir!"
Yazının anafikri şu: CERN'de yapılan deneyler sayesinde Sicim Kuramı'nın aradığı süper parçacıkları (Higgs-Boson nam-ı diğer "Tanrı parçacığı" bunlardan biri) bulunabilir, bunlardan yola çıkarak doğadaki 4 temel çekim kuvvetinin tek bir kaynağı olduğu kanıtlanabilirse, işte o zaman tek kuvvetin gözlemlenebildiği boyuttan, yani hiperuzay adı verilen 11. boyuttan sinyal alabiliriz.
Önemli Hatırlatma: Bu bir bilimkurgu senaryosu değil! Dünyaca meşhur bir Fizik profesörünün CERN'deki deney ile ilgili son yazısı (http://bigthink.com/ideas/19542)
Ünlü profesör, bu 11. boyuttan sinyal alabilmeyi, tırnak işareti içersinde tanrının aklını okumak olarak nitelendirmiş, yazısının sonunda. Belli ki bir metafor.
Ancak semboller ve kullanılan metaforlar bir araya gelince, ister istemez merak ediyor insan.
CERN'in "boynuzları" bugün kimler tarafından, ne için kullanılıyor? Önce Şiva heykeli, ardından Cernunnos'un boynuzları. Ve "tanrının beynini okumaya çalışan" bilim insanları. Şimdiye kadar karşımıza çıkan semboller ve anahtar kelimeler:
- Pagan tanrıları ve tanrı kelimesi ("Tanrı parçacağı", Şiva, Cern)
- Boyutlar (E8 LIE cebirinin 248 boyutlu mükemmel şekli, Divac'ın Antievren'i, Kaku'nun tüm kuvvetlerin bir olduğu 11. boyutu)
- Yer altı (CERN'deki deneylerin yapıldı Hadron çarpıştırıcısının bulunduğu mevkii, Şiva ve Cern tanrılarının "yer altı" tanrıları oluşu)
CERN ile ilgili olarak durmadan karşımıza çıkan bu semboller, tesadüf eseri mi orada? Algıda seçicilik mi? Yoksa ...
iyibilgi, merak etmeye ve sormaya devam ediyor.
www.iyibilgi.com özel

Hoşgeldin CERN Cini

Gönderen Dert Ortağı 1 Yorum

http://img12.imageshack.us/img12/1894/seytanx.jpgPaul Dirac (1902-1984), bilim tarihine damgasını vurmuş en önemli matematikçilerden birisidir. Kuvantum mekaniğine bugünkü halini veren, bu alanda birbirinden ayrı, birleştirilemez gibi görünen teorileri bir araya toplamış isimdir. Konumuz açısından bizi ilgilendiren düşüncesi ise anti-parça ve anti-madde teorisidir. Daha sonra kendi adıyla bilinecek olan Dirac Denklemi'ni adım adım oluştururken karşısına çıkan bir problemden dolayı, atomun üç ana parçasından biri olan eksi yüklü elektronun mutlaka bir "antisi" olması gerektiği (proton artı yüklü ama zıttı değil) fikrini ortaya atar. Buna anti-elektron manasında "pozitron" denir. Tabii elektronun antisi oluyorsa, neden proton'un, neden nötron'un antisi olmasın? Onların da olması gerektiğini düşünerek bu anti-parçacıklardan, anti-madde fikrine ulaşır, Divac.
Anti-madde, Da Vinci Şifresi'nin yazarı Dan Brown'un bir diğer ses getiren kitabı, Melekler ve Şeytanlar'da geçer. Kitabı henüz okumamış olanların keyfini kaçırmamak için çok derine inmeden, şu kadarını söylesek yeter: Kitab'ın başlangıcında Antimadde ve CERN (Meşhur Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nın bulunduğu) arasındaki ilişkiden bahsediliyor ve daha sonra hikayeye Illuminati karışıyor. (Melekler - Şeytanlar / Madde - antimadde) CERN'de antimadde deneylerinin yapıldığı ve çok çok çok küçük miktarlarda elde edildiği biliniyor. CERN'deki Atlas deneyi bunun üzerineydi.
İşte Divac'ın ortaya attığı ve gerçek olduğu kanıtlanan bu antimadde fikri, gene Divac tarafından bir adım daha ileri götürülüyor ve ortaya antimaddelerden yapılmış bir evren fikri çıkıyor.
Bazı kuramcılar madde ve antimadde arasındaki ilişkiyi şöyle açıklıyor. Madde aslında enerjidir (Einstein'ın E=mc^2 denkeleminden). Enerjiden madde yapabilmeyi, bir hamur oyununa benzetin. Nasıl küçükken oyun hamurlarından kalıplar vasıtasıyla çeşitli şekiller çıkarılıyorsa, işte bu evrenin de madde halinin ortaya çıkartılmasında enerji hamur vazifesi (yani hammadde) görüyor. Peki ana hamurdan çıkardığımız kalıpın yerinde ne oluyor? Boşluk. İşte o da antimadde. Buna göre de aslında antievren bizim göremediğimiz bir şey. İşte CERN'deki deneylerinde aslında bu antievrenin bulunması ("evrenin sırrı" diye yapılan açıklamalar) olarak görüyor, aynı kuramcılar.
İşte işin dini boyutu da burada giriyor.
Kur'an-ı Kerim'in Zariyat Suresinin 49. ayetine göre: "Her şeyden de çift çift yarattık ki, düşünüp öğüt alasınız."
Internette dolaşan çeşitli iddialara göre, CERN'in antimadde arayışının ardında, aslında Cinler alemine erişme "hırsı" yatıyor. (Yeni Şafak gazetesi yazarı İbrahim Karagül'de CERN ile ilgili bir yazısında bu olasılığı dile getirmişti)
Bir an için bu fikrin gerçek olduğunu düşünelim.
CERN'deki bilim insanları, neden antievrene (ya da cinler alemine) erişmek istesin?

CERN, Kabala ve 248

Gönderen Dert Ortağı 0 Yorum edit post | |

248 sayısının sizin için bir özelliği var mı?
Antony Garrett Lisi adındaki kuramsal fizik uzmanı için çok büyük bir anlamı var. "Herşeyin fevkalade basit bir teorisi" adlı makalesi ile mikro ve makro fizik teorilerini bir araya getirerek, bilim insanlarının yıllardır hayalini kurduğu, herşeyi tek bir formül ile açıklayacak teoriyi bulmaya çok yaklaşmıştı. Dahi çocuk olarak lanse edilmişti, 2008'in Mart ayında Scientific American dergisinde makalesi yayınlandığında. Tüm bilim dallarında etkisini gösterecek, Einstein'in rölativitesi ile kuantum fiziğini aynı sepete koyacak, mucize teori olacaktı. Lisi mucize teorisini, matematik konusunda doktora yapmadıysanız, detaylarını pek de kolay anlayamayacağınız Lie Cebiri adında bir matematik dalı üzerine temellendirmişti. Kısaca E8 Lie Grubu olarak bilinen bir cebir modeli üzerine kurulu. Bu grupla ilişkili olarak bizi ilgilendiren kısım ise kimi matematikçi tarafından, matematiğin en güzel şekli olarak adlandırılan 248 boyutlu şekil. Aşşağıdaki resim, E8 kök sisteminin 2 boyut üzerinde temsili.


Bu da CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısından bir kesit.

Daha sonra Jacques Distler ve Skip Garibaldi adlı iki uzman, Lisi'nin teorisinin "ne yazık ki" doğru olmadığını, yazdıkları bir makaleyle, bilim dünyasına gösterdiler. Fakat Lisi'nin attığı taş, hala dalgalanmaya sebep oluyor. Daha doğrusu onun attığı taşı kullanan birileri. Kısaca iki ayrı grup var. Birincisi Lie Grubu Atlası ve Temsili adlı 20 kişilik bilim insanı topluluğu. Konu üzerinde en detaylı çalışmaları yapan uzmanların yayınladığı makaleler ve çalışmalar, CERN'deki bilim topluluğu tarafından takip ediliyor ve kimi çalışmalarda kullanılıyor. Hatta kimi uzmanlara göre E8 grup cebiri, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda gerçekleştirilen deneyin temeli sayılıyor.(Ancak tüm bilim insanları aynı görüşte değil, bunu da belirtelim) Son safhada Atlas grubundaki uzmanlar için CERN'deki deney bu sebeple gayet önemli, keza onların ilgilendikleri matematik, CERN'deki bilim insanlarınca da kullanılıyor. Ve LHC deneyinde o matematikten yararlanılırsa, hem kendilerinin hem de E8 cebirinin prestiji artacak.
Bir başka grup daha var ki, onların matematiğin bu dalı ve 248 sayısı ile ilgilenmelerinin bilim dışı bir sebebi var. 248 sayısı Yahudiler'in kutsal kitabı Torah'daki mitzvot aseh ("pozitif emirler") denk geliyor. Torah'ın mistik yorumu olan Zohar kitabına göre 248 sasyısı,  insan vücudundaki parça sayısını temsil ediyor.Ve Kabala ile ilgilenen bir takım Musevi "mistiği", E8 grubundaki 248 boyut / parçacık ile yüzyıllardır inceledikleri Kabala mistisizminin kesiştiğini düşünüyorlar. Örneğin Torah'da, kabalistlerin en çok önem atfettikleri isim Hz. İbrahim, kabala numerolojisine göre 248'e denk geliyor. Kabala içersinde daha buna benzer o kadar çok hesapta 248 sayısı geçiyor ki, hepsini burada tek tek anlatmaya kalkarsak, günlerce yazmamız gerekebilir.
Kısaca şunu bilmek yeterli olacaktır: CERN'deki deneyi takip eden matematikçiler, 248 boyutlu E8 grubundan ne kadar faydalanıyor bilinmez. Ama onların arkasında, deneyin sonuçlarından 248 elementi çıkartmak için bekleyen onlarca Kabalacı olduğu kesin.

www.iyibilgi.com özel

CERN'in sırları dizisinde ikinci bölüm
Aşşağıdaki resim Fransa-İsviçre sınırında bulunan Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi (CERN)'in kampüsünde çekildi. Hani şu yerin altındaki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda  "Büyük Patlama"yı taklit etmeye çalışan, "Tanrı parçacığı" olarak da bilinen Higgs Boson parçacığının varlığını araştıran deneyin yapıldığı yer.

Resimde gördüğünüz heykel, bir tanrıya ait:
Hindu tanrısı Şiva'ya...
"Neden nükleer araştırma merkezinde bir Hindu tanrısının heykeli var?"
CERN'de bir tanrı heykelinin, Şiva heykelinin, ne işi var sorusunu anlamak için, Hinduizm'de Şiva neyi temsil eder ona bakmak gerekiyor.
Hinduizm çok-tanrılı dinler içersinde, öğrenilmesi en zor olanlardan. Binlerce tanrının bulunduğu, bir o kadar mezhebin boy gösterdiği bu din hakkında, makalenin konusundan sapmaması için şunu bilmemiz yeterli olacaktır: Şiva, Hinduizm'in tanrılar hiyerarşisinde en büyük tanrılardan biri. Milyonlarca insan tarafından en büyük tanrı olarak kabul ediliyor. Neyi temsil ediyor diye sorarsanız, en basit şekliyle "yokoluş/varoluş çemberini" diyebiliriz.
Ama temsil ettiği kavramdan öte, daha önemli bir şey var ki, o da heykelin içinde bulunduğu durum.
Dikkat ederseniz, Şiva bu heykelde bir çemberin içinde bulunuyor. Elinde alev topu tutarken, bacaklarının pozisyonundan dans ettiğini görebiliyoruz. Heykelin pozisyonuyla ilgilenmemizin sebebi, bu imajın Hinduizm'de temsil ettiği anlamı kavrayabilmek. Tanrı Şiva'nın dans eden figürü, Hinduizm'de 'Nataraja' (Dans tanrısı) adıyla biliniyor. Ve Nataraja'nın iki türlü dansı var. Biri maskulin, öbürü feminen. Maskulin dansın adı Tandava olarak biliniyor, yokoluşu sembolize ediyor. Feminen dansın adı ise Lasya, o da varetmeyi sembolize ediyor. Yokoluş ve sonrasında varoluş ve tam tersi, bir döngü halinde. Bu yüzden tanrı, çemberin içinde. Bilin bakalım, kampüsteki Şiva hangi dansı yapıyor?
 
Kampüsteki dans Tandava...Yani yokoluş.
Kafalar karışmadıysa, bu iki resme bir bakın. Üstteki, LHC olarak bilinin Büyük Hadron Çarpıştırıcısının parçası.
Hayalgücümüzü zorlayalım biraz. Ve...


Unutmadan: Aşşağıdaki resimler de CERN'in kampüsünden. Çeşitli alfabelerde yazıtlar. Çince, Sanskritçe ve Latince belli oluyor da diğerleri nece? Daha da önemlisi orada ne yazıyor? Aynı şeyin farklı alfabelerde temsili mi? Alttaki mavi ışıklar lazer mi? Güvenlik için mi? Yoksa basit ışıklandırma mı? Vs. vs...



Şimdi iyibilgi soruyor: CERN'deki Hindu tanrısı Şiva'nın yokoluş dansı, bir mesaj mı? Tüm dünyayı ilgilendiren bu kadar büyük bir deneyin yapıldığı yere, kim neden bu tür sembolleri yerleştiriyor? Neden "bilimsel bir deney", bu kadar çok dini motifi (tanrı parçacığı, yok oluşu sembolize eden tanrı figürleri) içersinde barındırır? Geçen yazımızda yerin altındaki Kabalistler'i gördük. Şimdi de yerin üstünde hindu tanrısı. Kimbilir daha karşımıza neler çıkacak...
Editör'ün notu: İnternette Fritjof Capra isimli bir fizik uzmanının (Fiziğin Tao'su isimli kitabın yazarı) sitesinde, bu heykelin 18 Haziran 2004 senesinde, Hindistan hükümeti tarafından hediye edildiği iddia edilmiş. Siteye buradan ulaşabilirsiniz.
www.iyibilgi.com özel

CERN Kabalist Bir Proje mi?

Gönderen Dert Ortağı 0 Yorum edit post | |

Bilimin 'Yeni Boyutu', Kabalistlerin 'Üst Dünyası' mı?

http://img204.imageshack.us/img204/4336/cernlhct2030shighpw9.jpg


"Günümüzün önde gelen kabalistlerinden" Dr. Rav Michael Laitman'ı iyibilgi okuyucuları gayet yakından tanıyor. Kabalanın öğretilmesine ve yaygınlaşmasına kendini adamış Dr. Laitman, Bnei Baruch Kabbalah Eğitim & Araştırma Enstitüsü'nün kurucusu ve başkanı. Aynı zamanda felsefe konusunda doktorası, biyosibernetik dalında da yüksek lisansı var. Kendileri geçen sene Antalya'nın ev sahipliği yaptığı, 1’inci Avrasya Kabala Kongresi'nin önde gelen davetlilerindendi. Yaptığı bir açıklama ile bütün semavi dinlerin kökenine kabalayı yerleştirmeye kalkmıştı. (Hafıza tazelemek isteyenler için iki adet iyibilgi özel makalemiz var: Bu kabala hangi kabala? Ne istedikleri artık sır değil!)
Kabalacı Dr. Laitman bir kez daha karşımızda. Nasıl mı? İşte o hikaye:
Konumuz İnsanlık tarihinin en önemli deneylerinden biri sayılan, CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'ndaki deney. Evrenin sırrını ifşa etmek amacıyla yola çıkan CERN'deki bilimadamları, 2008'de başlayan deneyin devamını 30 Mart 2010'da, çizilen korku senaryolarını atlatarak, başarıyla gerçekleştirdi. Son deneyi yorumlayan, projede görevli Türk biliminsanı Dr. Bilge Demirköz deneyin yolaçabileceği sonuçları şöyle yorumlamıştı:
"Daha yüksek boyutlarda yaşıyor olabiliriz. Fakat farkında olmayabiliriz. Görmediğimiz boyutlar olabilir. Bu da evrenin sırrı olabilir... Bu boyutları şu anki doğada değil ama yüksek enerjilerde görme ihtimalimiz artıyor. Mesela burada bulmaya çalıştığımız olaylardan bir tanesi ekstra boyutların izini bulabilmek. Tüm maddeye kütlesini verdiğini düşündüğümüz 'Higgs' parçacığını bulmaya çalışıyoruz. Bunun olduğunu tahmin ediyoruz ve varsa bulmak istiyoruz." (Yeni boyutlar açılabilir)
Böylesine önemli sonuçlar doğurabilecek bu deney ve CERN bütün dünyanın gündemindeyken, biz de iyibilgi olarak konuya dikkat çekmek amacıyla bir araştırmaya girdik. Tesadüfe bakın ki, yerin kilometrelerce altından bakın kimler ve neler çıktı? Birazdan, Dr. Laitman'ın bu projeye 'dolaylı ve dolaysız yollardan' nasıl dahil olduğunu okuyacaksınız. Biz nasıl haberdar olduk, diye soruyorsanız, cevabı çok basit. Laitman'ın kendi sitesinden. Ve açıklamaların hepsi, deneyin ilk bölümün gerçekleştiği 2008 senesine ait.
Öncelikle, CERN'deki Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nda gerçekleştirilen parçaçık deneyi için Laitman gibi bir Kabalacı neden yorum yapar? Bir tarafta bilim, öbür tarafta bir "mistik"...İkisi bir araya nasıl gelirin cevabını merak ettik. Ve gördük ki, Dr. Laitman bu deneye iki yoldan dahil oluyor. Biri uzun zamandır öğrencim dediği, projede yer alan doktor ünvanlı bir şahıs yoluyla. Diğeri de kendi sitesinde, kendisine yöneltilen sorulara verdiği cevaplarla. Genelde bu sorular, deney öncesi üretilen felaket senaryoları üzerine kurgulanmış. Laitman da kimi zaman eski öğrencisi ile sohbet ederek, kimi zaman da soruları cevaplandırarak, CERN'deki deney ve Kabala hakkında detaylı bilgiler veriyor.
Başlangıç olarak şu soruyu ele alalım: Bu deney yüzünden oluşması muhtemel kara delikler, dünyanın sonunu getirir mi sorusuna şöyle bir yorum getiriyor, Sayın Laitman:
"İnsan kısıtlı algılara sahiptir, bu yüzden isteklerinin ve düşüncelerinin kaynağı olarak kendini görür, fiziksel hareketle şeyleri değiştirebileceğini sanır. Oysa gerçekte bu sadece yukarıdan, Yaratıcı (Çevreleyen Işığın - Ohr Makif) yoluyla gerçekleşebilir. O yüzden sakin olmanızı tavsiye ederim, keza bilim insanları kukla gibidir, bütün hareketleri Yaratıcı tarafından yönlendirilir." (http://www.laitman.com/2008/07/is-a-gigantic-underground-particle-accelerator-a-cause-for-worry/)
Konusunda uzman bilimadamlarının bile korku senaryoları ürettikleri bu deneye, Laitman'ın yaklaşımı ne kadar sakin, değil mi? Ortalıkta kara-delik senaryolarının gezdiği bir dönemde, Laitman bilim insanlarını 'onlar zaten Ohr Makif'in kuklaları' diye nitelendiriyor. Kim bu Ohr Makif denilen yaratıcı? Laitman'ın felaket senaryolarına karşı "güvencesi" ve bilgisi neye dayanıyor?



Yukarıdakine benzer, kendine yöneltilen soruları sitesinde cevaplandırmasının dışında, CERN ve Laitman arasındaki ilişki daha dolaysız ve kişisel boyutlara varabiliyor. Örneğin "Fiziğin kaderi, Büyük Hadron Çarpıştırıcısına bağlı" başlıklı yazısında şöyle denmiş:
" İsviçre'deki küresel fizik deneyinin katılımcılarından biri olan eski öğrencim Dr. Valdas Rapsevichus ile LHC üzerine sohbet ettik. Özetle, fizik yeni veriler aldıkça gelişir. Yüksek enerji fiziği dalında, 30 yıla yakın bir zamandır ciddi anlamda yeni veriler alınmamıştı. Eğer bu LHC sayesinde yeni keşifler olursa, örneğin Higgs Boson parçacığı, süper-simetri vs...- işte o zaman fizik bir bilim olarak ilerleyebilir, ve bunun için ödenek alabilir. Eğer hiçbir keşif yapılmazsa, o zaman finansman duracak ve fiziğin bilim olarak sonu olacaktır." (30 Ekim 2008'deki konuşması)
Çok ilginç, değil mi?
1) Deneyde çalışan bir bilim adamı (Dr. Valdas Rapsevichus), Kabalacı Laitman'ın uzun süredir öğrencisiymiş. Hem bir bilim adamı hem de Kabala öğrencisi...
2) Yeni keşifler olmazsa, finansman da bitecek ve fiziğin sonu gelecekmiş bir bilim dalı olarak. Kim finansman sağlayacak peki bu deneylere? CERN'e yatırılan milyarlarca avronun sahibi gerçekten hükümetler mi? Yoksa Laitman'ın bildiği, bizim bilmediğimiz bir finansör mü söz konusu?
Biz de sayın Laitman'a soruyoruz: Diyelim ki, petabytelarca verinin analiz edilmesinden sonra, bekleneni veremedi bu deney. O zaman fizik bir bilim olarak bitmiş sayılacaksa, yerine  yeni bir şey gelecek mi? Mesela Kabala?
Laitman bu soruyu aslında cevaplamış. Hem de aylar önce!
Kendisine yöneltilen "Teklik maddesi ve Yüksek Işık (Partzufim ve Sefirot) bilimsel olarak kanıtlanırsa, o zaman Kabala öğretisi dünyayı ele geçirir! Ama öteki taraftan fizik, kabalanın bir parçası değilse, bu asla mümkün olmayacak. Bu yüzden kabalanın savunduğu şeyler gerçek dünyada mümkün olamaz" şeklinde bir 'eleştiriye' şu şekilde cevap vermiş:
"Yüksek ışık" (Sefirot) insan tarafından kendi içinde üretilmediği sürece varolmaz. Ayrıca insanlar bu ışığı yaratmak için gerekli olan algılardan yoksundurlar. O ışığı üretebilmek için algıları genişletmek gerekir. Kabbalah bu algıların geliştirilmesi için bir metodtur. Maddi olarak nitelendirdiğimiz dünyayı doğuştan edindiğimiz algılar sonucu vardır. Yüksek dünya ise Kabbalah sayesinde geliştirdiğimiz ruhani algılarımızla duyumsayabiliriz. Bu manevi algılarımızla hissetiğiz şey de 'ışıktır'.
Kabbalah'ın bilimi, dünyamızın bilimini asla yenmeyecek, çünkü biz her ikisini birbirinden tamamen farklı iki dünya olarak algılıyoruz: maddi ve manevi."
(Bundan sonrasına çok dikkat! Bir önceki paragrafta Laitman'ın şu varsayımını göz önünde bulundurmanızı rica ediyoruz: "Eğer bu deney sonucu yeni bir keşif olmazsa, fizik bir bilim olarak sona erer...")
Laitman devam ediyor:
"Peki nasıl olacak? İnsanlar gayet basit bir şekilde kavrayacaklar ki, doğal algılarıyla edindikleri hisler, kendilerini tatmin etmeyecek, ve amacı bu algılarımız gelştirmek olan müspet bilimlerin ne kadar beyhude olduğu anlaşılacak. Bunu anladıklarında, kendi algılarını ve müspet ilimleri reddecekler, yüzlerini Kabbalah'a dönecekler." (19 Haziran 2008'deki konuşması)
Kısaca toparlayalım. Bir Kabala uzmanı olan Prof. Laitman'ın uzun süreli öğrencilerinden biri, CERN'deki LHC deneyinde görev alıyor. Onunla yaptıkları bir programda, bu deney, fiziğin kaderini belirleyecek manasına gelen sözler ediliyor. Ve şöyle bir fikir ortaya atılıyor: Eğer keşif sağlanırsa, finansman gelir, fizik bir bilim dalı olarak devam eder. Yok eğer keşif sağlanmazsa, fizik bilimsel bir disiplin olarak sona erer. Laitman, bu sözlerinden tam 4 ay önce ise, müspet ilimlerin insanları tatmin etmeyeceğini ve herkesin kabalaya döneceğini 'öngörüyor'.
Şimdi sıra iyibilgi sorularında:
1- Laitman'ın, benim uzun süreli öğrencim dediği Dr. Rapsevichus dışında daha kaç tane kabalist, bu deneyde görev alıyor?
2- Madem Kabala, beyhude olarak nitelendirdiği müspet ilimlerden daha iyi, neden Laitman'ın öğrencisi(leri?) bu projede yer alıyor? Madem bütün insanlık müspet ilimi bırakacak, kabalistler neden bu projeyle ilgileniyorlar?
3- O kadar para harcanan bu proje ve deneyden hiçbir sonuç alınamazsa, yetkililer halka nasıl hesap verecek? Sonuçta bu para, katılımcı 20 ülkenin vatandaşlarının ödediği vergilere ait. Acaba birileri, bütün bu deney ile birlikte insanların müspet bilimlere olan güvenini mi sarsmayı hedefliyor?
Asıl tehlikeli soru şu: Kabala ne? Masum bir mistik akım mı? Yoksa işin içinde simya ve kara büyünün olduğu ezoterik bir öğreti mi? Kabala'nın Ohr Makif diye nitelendirdiği ve ışıkla bağdaştırdığı 'yaratıcısı' kim? Kabalistler, yerin altında ne arıyor?
www.iyibilgi.com özel

Sony NGP Geliyor

Gönderen Dert Ortağı 01 Şubat 2011 0 Yorum edit post | |

Sony, mobil eğlence deneyimini yepyeni bir boyuta taşıyacak olan NGP kod adlı yeni nesil taşınabilir eğlence sisteminin bu yıl sonuna kadar çıkacağını duyurdu. Sony ayrıca PlayStation® deneyimini Android™ temelli taşınabilir cihazlara taşımak için "PlayStation® Suite"i (PS Suite) çıkardığını da açıkladı. Tümüyle yeni bu girişimle kullanıcılar, PlayStation tarihinde ilk kez bir açık kaynak işletim sistemi üzerinde PlayStation içeriğini kullanabilecek.
























Yeni Düşenler

Abonelik:

E-Posta Adresini Gir: