Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Olgunlaşmak...‏

Gönderen Dert Ortağı 06 Eylül 2010 0 Yorum edit post | |

http://img251.imageshack.us/img251/5415/olgunlasmaksesli.jpg
Artık eskisi gibi her haftasonu birileri ile dışarı çıkmak istemiyorum. Beni yoran ilişkiler, yeni tanışmalar, yeni yüzler aramıyorum. Eski dostlukların da özetini çıkarmaya başladım.

İlişkilerde tasarrufa gidiyorsun her şeyde olduğu gibi ve gereksiz insanları hayatından atmak istiyorsun.Yapmacık, inanmadan konuşmak istemiyorum artık. Beni anlamayanlarla konuşmak cümle kirliliği yaratıyor ve hak edenlere saklıyorum enerjimi.
İstediğime istediğimi deme özgürlüğüne sahibim, eleştirme hakkını oluşturan yaşamışlık ve yeterli yaş faktörü artık bende de var.Ben demiştim sendromunda olanlarla arkadaşlıkları bir kez daha sorguluyorsun. İlişkilerini sadeleştirmeye başlayınca sıra iyi ve kötü gün dostlarını ayıklamaya geliyor. Kötü gün dostlarını belirliyor ve onlara daha çok önem veriyorsun. İyi gün dostu bulmak ne kadar kolaysa kötü gün dostu bulmak bir o kadar zor, biliyorum. Dostlar ihtiyaç olduğunda göçmen kuşlar gibi sıcağa uçuyor ve sadece seninle birlikte sürüden ayrı düşenler kalıyor..

Zamanın ne kadar kıymetli olduğunu öğreniyorsun buralara kadar gelirken. Uzun düz otobanlardan olduğu gibi, kestirme bozuk yollardan da ulaşabilirsin hedeflerine. Kestirmeleri de öğrendim gide gele. Boş geçen her saniye değerli artık. Daha yapılacak çok şey var ama çokta yorulmaktan kendimi çokta hırpalamaktan yana değilim. Gerektiğinde hayır demeyi öğrendim ve bu kelime başta karşındakine kırıcı gelse de senin için hayat kurtarıcı olabiliyor.Sevgiye önem vermek gerektiğini, zamanı geldiğinde elinde sadece sevginin kalacağını biliyorum. Sevgi paylaşıldıkça oluşuyor, olgunlaşıyor.

Aileme, eşime ve seçtiğim tüm dostlarıma daha önce göstermediğim sevgi ve ilgiyi gösteriyorum. Biliyorsun ki gidenlerin ardında sadece iyilikler kalıyor, ne kadar sevgi dolu olduğu hatırlanıp anılıyor.Bana çok genç olduklarını hatırlatırcasına nedense tecrübelerimi, fikirlerimi sormaya başladılar. Vereceğim cevaplar belki çok anlamsız geliyor ama yine de dinliyorlar ama ben biliyorum ki yaşamadan hiçbir şey öğrenilmiyor. Yaşamışlığın oluşturduğu bir alçakgönüllülükle gülüyorum içimden sadece.Artık daha şık giyiniyorum, senelerle birikmiş dolaplar dolusu kıyafet var ve bunları kendimle paylaşmalıyım.

Önce kendine güzel görünmelisin, kokoz da deseler kendi zevkime göre giyinmek istiyorum, böyle hissediyorum. Modaya uymak adına popomun sığmadığı düşük bel pantolonlara sığmıyorum diye kendimi üzme tercihini de kullanabilirim. Ayıp, günah ya da ne derler korkuları çoktan geride kaldı .Dostlarıma, kendimize yemek yapmak hoşuma gidiyor. Mutfak eskiden bir zulüm iken şimdi zevk aldığım mekanlar arasına giriyor. Farklı lezzetler denemek güzel ve kendi lezzetimi kendimde yaratabileceğim belli bir damak zevkim ve mutfak kültürüm oluştu.Sonra Sezen’in şarkısındaki gibi anneni daha sık düşünüyorsun ve hatta anlıyorsun.

İşte bu yeni alışmaya başlanan ve giderek hoşa giden yeni duruma olgunluk deniyor. Yaşamışlığın, görmüşlüğün, geride kalmış üflenmiş doğum günü mumlarının bir sonucu kendiliğinden ortaya çıkıyor hayatın bir dönemecinde bu olgunluk. Ne zaman dersen herkese göre, ne kadar dolu yaşadığına göre değişiyor bu olgunluk çağına ermek.İnanın bana hayattaki düşüşler, zor alınan virajlar bu zamanı hızlandırıyor. Kendi dünyanın küçüklüğünü keşfetmek ve buna rağmen kendinin kıymetini bilmek çok işe yarıyor.

Bir gün hepinizin bu huzurlu olgunluğu bulmasını diliyorum.

Can Dündar

Sevgiye Dair

Gönderen Dert Ortağı 30 Temmuz 2010 1 Yorum

http://img413.imageshack.us/img413/7057/zoomto.gif

Mumun yanına oturmuş, kıpırdanan alevlere içini dökerken yanaklarından yaşlar süzülüyor ve mırıldanıyordu:


-Ey sevgili! Hayalin gözümde, ismin dilimde, sarayın kalbimde... Peki ama nereye kayboldun?!. Gözlerim her yerde seni arıyor, hâlbuki işte gözbebeğimdesin; kalbim durmadan seni özlüyor, hâlbuki işte bağrımın içindesin. Kaybolup gittin desem kalbim beni doğrulamıyor. Çünkü sen onun içinde bir sır gibi kaldın, hiçbir yere ayrılmadın. Yok, gitmedin, hep yanımdasın desem, gözüm beni yalanlayacak, hani nerede sevgili, diyecek. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kaybolan ile bulunan, doğru ile yalan arasında şaşkın kalakaldım. Gönlümdeki yangına şahitlik ederek şu alevlerin içinde gülümseyen, şu gözyaşıma yansıyan hayalin ne vakit hakikat olacak? Ateş ile su arasında kalan hasretim ne vakit dinecek? Neredesin, kiminlesin, neylersin bilsem!..
Baştan sona hasreti anlatan bu sözleri işitince içimin burkulduğunu, derin bir keder hissettiğimi itiraf etmeliyim. "- Galiba kurt ile kuzu, aslan ile ceylan rollerini değiştiler" dedim içimden. Çünkü bir sevgili, ancak böyle bir durumda içini dökerken yukarıdaki cümleleri söylerdi. Seven ile sevilen arasında olup bitenler değiştikçe kimlikler de değişir, seven ile sevilen rol dönüşümüne uğrarlardı. Bu durumda seven işin başlangıcında sevgiliyle ilişkilendirilen, ona benzeyen her şeye ilgi duyuyor, benzemeyenleri bile ona benzetiyor, bundan haz alıyordur. Mecnun dağda tuzağa ayağını kaptırmış bir ceylan görünce onun gözlerini Leyla'nın gözlerine benzetmiş, sırf bu yüzden avcıyı bekleyip diyetini ödeyerek onu serbest bırakmıştı. "Niçin böyle yaptın?" dediklerinde ise "Leyla'ya benzeyen birine zulüm yaraşık değildir!" cevabını vermişti. Mecnun o vakit Leyla'nın aşkının henüz başlangıcında olduğu için böyle davranmıştı. Çünkü sevgi kemale erince seven, mükemmelliğin yalnızca sevgilide olduğunu fark eder ve artık ona benzer bir şey bulamaz. Tıpkı bunun gibi sevginin başlangıcında seven feryat figan eder, ağlayıp inler, yanar yakılır, kalbindeki ateşin dumanı ağzından ah olarak çıkar. Ama sevgi kemale erip de sevenin varlığını ele geçirince artık inlemeler ve ağlamalar son bulur, seven latif bir cisme dönüşür; kusurluluk biter, paklık başlar. Yani ateşin alevi büyüdüğü vakit dumanı azalır, hatta kaybolur gider. Bu durumda sevilen seven için kesif bir dumana dönüşür. Hem de bütün alevi örten bir duman.
Hayal ile gerçek arasındaki sevgilinin hikâyesine dalınca birden şehrimi özlediğimi hissettim. Sevgi bana şehri hatırlatmıştı. Belki de sevgi şehri özlemekti. Çünkü şehirler sevgililer gibi sevgileri de saklar, perverde eder. Birden fark ettim ki düşündüklerim yüzünden gönlüm hassaslaşmış, yüreğimin titremesi iki katına çıkmıştı. Sevgi hatıraları yenilemek, eski dostları yeniden görmeyi arzulamaktı herhalde. Çünkü bunu hayal ederken bile sevgi insanın içini ısıtıyor, huzur veriyordu. Hayat sevgiyle yaşanmalıydı.
Bir ara "-Acaba aslan da ceylanın yurduna varırken seviniyor mudur?" diye içimden geçirdim. Acaba onun dışında sevgisini yitirdiğini, ona varınca da sevgiyi bulmayı umduğunu söyleyebilir miydim?!.. Hani herkes için matem olan yurt, seven için bayram, herkese Muharrem olan günler sevene Zilhicce olur gibi... Zeliha'nın, bütün adların içine Yusuf'un adını gizlemesi gibi... Sevgili adını diğer adları söylediğinden daha sıcak bir içtenlikle söylemek, sevgi kelimesini başka kelimelerden farklı telaffuz etmek, sevgi derken sanki yüreğinin bir parçası da ağzından birlikte dökülmek, sevgilinin kalbiyle sevenin kalbi arasında bir ilmeğe bağlanmak gibi...
O zaman düşündüm. Sevenin özünde taşıdığı cevher neydi de sevgili o cevhere yansıyordu? Seven, sevgiliyle olmaktan menfaat uman değil, menfaatini sevgiliyle olmaktan umandı çünkü. Sevdiğini söyleyenlerin çoğu ancak sevgilinin bezirgânları, hakiki seven ise onun satışa çıkarılmış metaıydı. Sevgili ona "- Gel kendini ben eyle.!" dese derhal feda olur; çünkü ona muhtaçtır. Eğer seven kendini hakikaten o eylerse belki o da kendini seven eylemeye yönelir. Eğer sevilen kendini seven eylerse, bilinsin ki sevgide ihtiyaç içinde kalmış demektir. Eğer seven kendini sevgili eylerse tamamlanma sevilende gerçekleşmiş; böylece her şey sevilen olmuş sayılır. O vakit niyaz aradan kalkar her şey naz olur. İhtiyaç aradan gider sevgide kendine yeterlilik başlar. Fakirlik kaybolur, zenginlik gelir. Velhasıl her şey bir çare olur, çaresizliğin adı yeryüzünden silinir!..
Bütün bunları düşündükten sonra bir karara vardım. Seven sevdiğini bir sevgili, bir canan sanırsa yanılır; oysa bilmelidir ki sevilen sevenin cananı değil bizzat canıdır.
Ey büyük üstad, ey Fuzulî!.. Sen Leyla ile Mecnun'u yazmasan, cihanda sevgi adı eksik kalırdı!.. Değil mi ki söyledin:
Cânı kim cânânı için sevse cânânın sever
Canı için kim ki cânânın sever cânın sever.

İskender Pala
27 Temmuz 2010

Hayatı güzelleştirmek

Gönderen Dert Ortağı 18 Temmuz 2010 0 Yorum edit post | |

Anlatırlar ki penceresi Sadabad sarayına bakan sıbyan mektebinin bahçesinde yaseminlerin berrak ıtırları havuzun fevvaresinde kırılan sularla buluşurken dokuz-on yaşlarında sekiz çocuk, rahlelerinin başına oturmuş musıkî ve kıraat dersi alıyorlardı.

Hepsi Eyüpsultan köyünden olan bu çocuklar içinde İstanbul'un ünlü âlimlerinden inci taciri Celil Mirza'nın güzel kızı Bihruze de vardı. Hace muallim haftanın üç günü geliyor, dillere destan güzelliğiyle Haliç'in iftiharı sayılan küçük yalılardan güle oynaya mektebe varan çocukları bahçedeki kameriyenin altında yan yana diziyor, musıkî meşk ettiriyor, bendir, çeng, ney ve rebap usulü gösteriyor, sonra da şiir, Arapça ve Farsça çalıştırıyordu. Çocukların dördü hanende, diğer dördü sazende olarak yetişiyordu. Bihruze, hanende arkadaşlarına eşlik ederken çengini dizine koyup göğsüne yaslıyor, parmaklarının zarif hareketleri ney ve rebaba eşlik ediyordu. Mektebin köpeği o çalarken hiç ses çıkarmadan dinliyor, sanki onun çeng sesini anlıyordu. Hace muallim, Bihruze'nin, çengin tellerine dokunur veya parmaklarını perdeler üzerinde gezdirirken yaptığı zarif hareketlerin musıkîye çok yaraştığını ve ileride şarkılarını saraylarda sultanların dinleyeceğini her fırsatta ilan etmekten ve onu övebildiği kadar övmekten kaçınmıyordu. O ki ne kadar övülse o kadar layık idi; çeng nağmeleri onun ellerinde yanık ve içli bir hikâyeye, derin ve kadim bir nefese dönüşüyor, dinleyenlerin kalbine bir hüzün bırakıyor, ney ile yarışıyordu. Uzayıp giden dalgaları ve yemyeşil yamaçları perde perde dolaşan ve Kâğıthane'de hemen her kulağın alışık olduğu çeng sesinin en efsunlu hali sanki bu küçük çocuğun nefesiyle ruh buluyor gibiydi.

O gün musıkî faslı bitmiş, güzel yazı için hokkalar rahlelerdeki yerlerini almıştı. Hace muallim, yazı meşki için getirdiği kitabı torbasından çıkardığı vakit ise bütün öğrenciler sevinçten ellerini çırpmaya başladılar. Çünkü en sevdikleri kitaptı bu. İçinde öyküler vardı ve o kitabın içindekiler üzerine yazı temrinleri yapmak her zaman bir eğlence olagelmişti. Hace muallim, kitabı öğrencilerden birinin önüne koydu. Çocuk, rastgele açtığı bir sayfadaki hikâyeyi kelime kelime okumaya başladı. Birkaç dakika içinde sınıfta bütün dikkatler hikâyeye çevrilmiş, okunan kelimeler ile yazan kamış kalemlerin cızırtısından başka ses duyulmaz oluvermişti:

" Mecnun'un kabilesi bir araya gelmiş ve Leyla'nın obasına bir haber göndermişlerdi:

- Bu delikanlı sevgisinden helak olacak; azıcık merhamet gösterseniz de bir kere olsun Leyla'yı görmesine izin verseniz ne ziyanı olur?

Leyla'nın obasından cevap geldi:

- Onun Leyla'yı görmesini engellememiz Leyla için değil, onun içindir. Zira o Leyla'yı görmeye dayanamaz diye korkuyoruz.

Bunun üzerine Mecnun'u getirmişler. Daha Leyla'nın kapısını araladıkları vakit Mecnun Leyla'nın gölgesini görmüş ve yere yığılıvermiş."

Hikâye bittiği vakit havuzun başında öncekinden daha derin bir sessizlik oldu. Fıskiyenin su şıkırtıları bile duyulmuyordu neredeyse. Hace muallim dersin bittiğini söyleyecekti, ama kimse yerinden kıpırdamıyordu. Bihruze birden kendini toparladı. O sırada beyaz kâğıda dökülen bütün siyah mürekkepler Leyla ve Kays isimlerini yazmıştı. İçine sevgi sindirilmiş bu hattın bambaşka bir tarz oluşturduğuna inandı. Harflerin her biri âhengin ve tenasübün üstatlar tarifine uygun görünüyordu. Şeyh Hamdullah yazsa böyle yazardı. Konu sevgi olunca Bihruze, hattın güzelleştiğini fark etti.

Hace muallim dersin bittiğini söylemedi, hayır, onun yerine musıkî meşki için herkesin hazırlanmasını söyledi. Sınıfta bir kıpırdanma oldu. Hanendelerin akıllarında hâlâ Kays'ın düşüp bayılması sahnesi vardı anlaşılan. Ritm başladı, nefesler birer birer ahenge girdi. Yunus güftelerinden birini geçmeye başladıklarında ise terennümler ağızlarında sanki can buldu ve seslerine öylece yansıdı. Akıllarında hâlâ hikâyedeki sevgi vardı. Hiç kimse diğerine söylemedi ama musıkînin güzelleştiğini fark ettiler.

Bihruze'nin çeng sesi bittiği zaman mektebin köpeği usulca yerinden kalktı, köşedeki eniklerinin yanına doğru ilerledi, her birini ayrı ayrı kokladı. Sevgi bahçeye yayılmış olmalıydı; enikler annelerindeki şefkatin daha bir güzelleştiğini fark ettiler.

Meşkin sonunda Hace muallim yerinden doğruldu. Böyle güzel talebeleri olduğu için şükretti. Bir kez daha yaptığı işin güzelliğinden memnun oldu, ömrünü eğitmeye adamış olmaktan mutluluk duydu. Hem de sevgiyle eğitmeye... Yazdırdığı hikâyedeki sevgi gibi... O gün dersin daha da güzelleştiğini fark etti.

Keşke bu hikâye dört yüz yıl evvel yaşanmış olsaydı, keşke o zaman kız çocukları da erkek çocuklarla birlikte mektebe varsaydı da oralarda bilim, sanat, edebiyat ve estetik okusalardı. Eğer öyle olsaydı biz de bugün hayatın güzelleştiğini fark edecektik.

İskender PALA
13 Temmuz 2010, Salı

Aşk Yüzünden

Gönderen Dert Ortağı 22 Haziran 2010 0 Yorum edit post | |

http://img151.imageshack.us/img151/5893/c1gm1.jpg
Bir zamanlar bir sergide, bir iğne, yanında da bir pertavsız görmüş ve şaşırmıştım.. Sonra pertavsız ile iğneye baktım, hayret ki hayret!.. İğnenin deliğinde, hamuduyla geçmekte olan bir deve kervanı vardı. Sanatçıyı tebrik etmiştim.


Geçen gün Karamanlı Nizami divanını okuyordum. XV. yüzyılın gölgede kalmış bir şairidir o. Aşk yüzünden henüz otuzbeş yaşlarındayken ölmüş yakışıklı bir genç imiş. Fatih, Karaman beyliğini topraklarına kattığı vakit veziri Mahmut Paşa onu alıp İstanbul'a getirmiş, burada "Gün (güneş) yüzün görmeyeliden ki günüm dün (gece) gibidir / Bana bin yılca gelir gerçi sana dün gibidir" dediği bir güzele tutulmuş ve yazdığı hicran dolu şiirler henüz bir divanı yeni doldurmuş iken göçüp gitmiş. Onun genç ölümü Türk edebiyatı açısından tam bir kayıp sayılır. O yiğit ve âşık adamın şu beytine rastlayınca hem o sergiyi hatırladım, hem de bir nebze olsun kederine ortak olup ölümünü anladım:
Üştür-i sermest eğer götürse hicrânım yükün
Zülf ü hattun gibi kâfir cenneti mesken tutar
Yani, "Ey sevgili!.. Eğer benim ayrılık yükümü esrik bir deveye yükleseler, senin saçların ve ayva tüylerin gibi kâfirler cenneti mesken edinirler."
Bu beytin künhüne varabilmek için birkaç noktada sizi aydınlatmam gerekiyor. İkinci dizeden başlayalım: Şair, buradaki "kâfir" kelimesinde bize adeta göz kırparak bir sihir gösteriyor (sihr-i helal). Kâfir kelimesinin lugat anlamı "kara, siyah" demektir. Divan şairlerine göre sevgililer kara zülüf, kara saç, kara ben, kara göz sebebiyle hep kâfir özelliklerine (acımasızlık, âşığın kanını dökmek, zalimce davranmak vb.) sahiptirler. Bunun için şair "Zülf ü hattun gibi kâfir..." derken (sanki kâfir kelimesinden sonra bir virgül varmış gibi) bir yandan sevgilinin zülüf ve ayva tüylerinin siyahlığından dem vuruyor, diğer yandan bu ayva tüyleri ve zülüflerin Nizamî'ye çektirdikleri yüzünden (zalimlik, acımasızlık vs.) kâfirlik ettiğini, bu yüzden cehennemlik olduğunu, buna rağmen sırf sevgiliye ait olmak dolayısıyla cenneti mesken tuttuklarını imaya çalışıyor, yani cehennemlik iken cennete girdiklerini söylüyor. Öte yandan sihr-i helal sanatı gereği dizedeki "kâfir" kelimesini kendisinden sonraki kelimelerle bütünleştirdiğimizde (yani "kâfir" kelimesinden önce virgül varmış gibi okuduğumuzda) kâfirlerin cenneti mesken tutabilecekleri, bunun için de sevgilinin zülüf ve ayva tüylerinin emsal teşkil ettiğini, yani kâfirlik yaptığı halde cennete girmek gibi şaşırtıcı bir sonucu bize gösterdiği için kâfirlerin cennete girmelerine kapı açılacağı söylenmiş olmaktadır.
İlk dizede, önce ağzı köpürmüş bir deve (üştür-i sermest) ile karşılaşıyoruz. Ağır yükten dolayı beli bükülmüş, ayaklarında derman kesilmiş, ağzı köpük köpük ıstırapla inleyen ve sanki sarhoş gibi yürüyüp yol alan bu devenin sırtında yalnızca ayrılık (hicran) yükü vardır. Maddi bir yükten ziyade manevi ağırlığı olan bu dehşetli yük deveyi o derece ezmiş, eritmiş, belini inceltmiş ve zayıflatmıştır ki deve sanki bir sicime dönmüş, o yükün altında incelip yok olma noktasına varmıştır. Bu öyle bir sicimdir ki hani bir iğneye taksanız iğne deliğinden hemen geçiverecek. Burada bir an düşünelim ve gözümüzün önüne bir devenin bir iğne deliğinden geçecek derecede incelmesini getirelim. Müthiş bir mübalağa!.. Ayrılık yükü altında iğne ipliğe dönen bir deve!..
Kur'an-ı Kerim'de bir ayet-i kerime vardır: "Şüphe yok, o kimseler ki ayetlerimizi tekzip ettiler ve onlara karşı tekebbürde bulundular. Onlar için gök kapıları açılmaz ve deve, iğnenin deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyeceklerdir. (A'raf, 40)" Allah burada kâfirlerin cennete girmelerinin imkânsızlığını "bir devenin iğne deliğinden geçmesi" misaliyle açıklamakta ve "Ancak bir deve iğne deliğinden geçerse kâfirler de cennete girebilirler!" buyurmaktadır ki anlatılan şeyin imkânsızlığı ortadadır. Gel gelelim biz Nizamî'nin beytini bu ayet ışığında okuduğumuzda bütün kâfirlerin cennete doluşması imkân dışı olmaktan çıkıvermektedir. Çünkü zavallı şairin hicran yükünü çeken deve o ağır yük altında o derece zayıflayıp, ezilip incelmiştir ki, onu bir iğne deliğinden geçerken görebilirsiniz. Allah'ın kâfirlere cennet vaadi "devenin iğne deliğinden geçme" şartına bağlı olduğuna ve bu şart da yerine geldiğine göre hepsinin cennete doluşmaları mümkün olacaktır. Nitekim sevgilinin zülfü ve hattı da bu vesileyle cennete girmiş olacaklardır. Çünkü şair bu hicran yükünü zaten o iplik kadarcık zülüf ve ayva tüyleri uğruna çekmektedir. İmdi, sevgilinin bir tek zülfüne tutulup da o uğurda incelip zayıflayan bu şairin o hicran yarası ile ölmesine şaşılır mı?!.. Ruhu şâd olsun!.. Allah rahmetini esirgemesin!..
Bu beyitteki nükteyi daha sonra Fuzulî üstadımız da bir beytinde kullanmıştır:
Bu gamlar kim benim vardır, bağîrin başına koysan
Çıkar kâfir cehennemden güler ehl-i azab oynar
Bu dahi şöyle nesre çevrilebilir: "Benim çektiğim gamları eğer bir devenin sırtına yükletsen, onun ağırlığından o derece zayıflar ki iğne deliğinden bile geçebilir. O zaman da kâfirler cehennemden çıkar ve azaptan kurtuldukları için gülüp oynamaya başlarlar."

16 Mart 2010

İskender PALA

Mavi Patikler (Hikaye)

Gönderen Dert Ortağı 29 Mayıs 2010 0 Yorum edit post | |


Mavi Patikler (Hikaye)


İhtiyar adam tapu dairesinden çıkarken sevinçliydi. Kendi kendine düşünüyordu; “-Oh. . be ferahladım. Ölümlü dünya”.

Oturduğu evin tapusunu, çocuğunun üstüne kaydettirmişti. Tapu dairesinde çıktıktan sonra bir küçük lokantada öğle yemeğini yedi, vakit geçirmek için parkları dolaştı. Bir parkta Cem Karaca’nın şarkısı çalınıyordu; “Allah Yar! Allah Yar!”.

Akşama doğru eve gitmek için yola çıktı. Bir yandan düşünceler içindeydi;

-Biz öldükten sonra bir sürü işlemle uğraşması gerek. Ne diye eziyet çeksin yavrum.

Oğlunun kendisini nerdeyse zorla doktora götürüşü aklına geldi; “-Kerata amma ısrar etmişti. Sağlığıma verdiği önem kadar, ziyarete gelmeye de önem verse ya. ”

Bir an dalgınlaştı; “-Gerçi, gelin bizle geçinmeye çalışmıyor ama…” derin bir nefes aldı “-Boş ver canım, ne de olsa torunlarımın annesi. Eşine, çocuklarına iyi baksın da…” biraz da kendini teselli etmek için söylendi …biz bu gün varız, yarın yoğuz. ”

Evine yaklaşınca yine durgunlaştı, “-Bakalım hanım ne diyecek? Gelin gelip-gitmiyor diye biraz kırgın ama…. ” Düşünceler içinde zili çalarken, güleryüzlü olmaya çalıştı; “-Yook, iyi oldu canım. Biz ölünce oğlan rahat edecek, kötü mü?”

Hanımı kapıyı açtı. Gülümsemesini bozmamaya çalışarak hanımına;

-Nasılsın hanım bu gün bakalım?

Hanımı elindeki çiçek suladığı kabı gösterdi;

-Ne yapayım, bir iki çiçekle uğraşıyorum yeşillik olsun diye.

Eve girerken devam etti;

-İnsan şehirde özlüyor çiçeği, yeşilliği.

-Eee. . köy gibi olmaz buralar tabii.

Kadının durgun yüzünde acı bir tebessüm dolaştı;

-Köy gibi olmaz dimi? Şimdi köyde olsak ne güzel olurdu.

İhtiyar adam bir an yüzüne baktı hanımının;

-Sen köyü pek sevmezdin! Geçen sene bir ay kalalım demiştim de “-Ben torunları özlerim. ” Diye tutturmuştun.

Kadın, yüzünü çiçeklere doğru döndü;

-Ne bileyim ben, düşündükçe bunalır oldum buralarda. İnsan çocukluğunun geçtiği yerleri özlüyor. Ağaçların altında, bahçelerde yürümeyi özlüyor.

-Allah Allah ! Tamam hanım gideriz. Sen iste yeter ki. Hele havalar ısınsın biraz gideriz

-Havalar kim bilir ne zaman ısınır. Beklemek şart mı?

-Yahu hanım, bunca yıllık eşimsin hala seni tam anladım diyemiyorum. Bir gün köye gitmem diye tutturuyorsun, bir gün de hemen gidelim diye. Dur da bu gün ne oldu anlatayım.

Kadın endişeyle baktı kocasına;

-Noldu, oğlanı mı gördün?

-Yok canım, nerden göreyim !

Koltuğuna oturdu, koynundaki tapu kağıdını çıkardı.

-Bu nedir biliyor musun?

-Hayırdır?

-Hanım, yarın ne olacağı belli olmaz, vademiz gelir de ölürsek, oğlumuz kapı kapı uğraşmasın, diye evin tapusunu onun üstüne yaptım.

Hanımının tepkisini beklerken, onun yüzündeki acı gülüşü gülümseme sandı. Hanımı fısıldar gibi söylendi;

-Oğlumuz da bu gün buraya gelmişti, öğleden önce.

-Öylemi, vay hayırsız. Demedin mi, ‘uzun zamandır niye gelmiyon’ diye. Seni üzülmesin diye söylemiyordum ama ‘bizi unuttu’, diye kızmaya başlamıştım. Torunları da getirdi mi?

-Murat’ı getirmiş. O da “-Sıkıldım, gidelim. ” Deyip durdu.

-Vay kerata vay. Akşam gelse de ben de görseydim. Neyse, hayırdır, gündüz vakti niye gelmiş ?

Hanımı elindeki kapta suyu bitmiş olduğu halde, çiçekleri sular gibi durarak masadaki kağıdı gösterdi;

-Şu kağıdı getirmiş.

İhtiyar adam, hanımının sesinde bir titreme hissetti ama emin olamadı. İçindeki sevinci kaybetmemeye çalışarak masadaki kağıda uzandı.

Bir mahkeme kararı olduğunu gördü. Yaşlı kadın kızaran gözlerini kocasının görmemesine dikkat ederek, eşinin kolundan tuttu koltuğa oturmasını sağladı, tekrar çiçeklere doğru uzaklaştı.

İhtiyar adam, yakın gözlüğünü çıkardı ve içinden yavaş yavaş okudu. “ Yaşı ilerlediği ve aklı muhakemesi yerinde olmadığına ve ekonomik varlığını idare ve idame edemeyeceği, ekteki doktor raporuyla da tespit edildiğinden, taşınır ve taşınmaz varlıklarının, resmi varisi oğlu Süleyman tarafından idaresine karar verilmiştir. ”

Resmi kağıt, yaşlı adamın elinden yavaşça yere kaydı. Başını yere eğdi, kağıda boş boş bakmaya başladı. Hanımı, gözlerini sildikten sonra çiçeklerin başından ayrılıp yanına geldi. Eşinin titreyen ellerini tuttu. İhtiyar adam, oğlunun neden kendini doktora götürdüğünü anlamıştı. Yüreğindeki sızıyı bastırmaya çalışarak;

-Üç senedir uğramadık, köydeki ev ne haldedir?

-Canım ne olacak, bir gün de temizlerim ben.

-O evde, dizlerin üşürdü senin.



İhtiyar kadın, daralan göğsünü hafifçe bastırdı, “Yüreğimin üşümesi daha kötü diye düşündü”.

-Merak etme, üşümem…üşümem…

-Yarın mı gidelim diyordun?

-Sen bilirsin bey.

-Eşyaları bir taksiye atarsak, Son otobüse yetişiriz.

-Olur. . Köyde zaten iyi kötü eşya var, ben hemen hazırlanırım.

-Hazırlan. Şu kağıdı da tapuyla beraber masaya koyuver, oğlan gelince aramasın.

İhtiyar adam, içinden düşünüyordu, “-Dünya fani, Allah Yar”



İhtiyar kadın, birileri gelmeden gitmek ister gibi telaşla hazırlanıyordu. Giysileri bir çantaya tıkıştırdı. Fotoğrafları duvardan toplarken oğlununkine bir an baktı, aldı, bir an düşünüp çantaya koymaktan vazgeçti. Masadaki kağıtların üstüne ters olarak bıraktı. En son duvardaki bir küçük patiği aldı, öptü. Bu büyük torununa ördüğü ama küçük gelmeye başlayınca hatıra olarak sakladığı mavi patiklerdi. Çantaya, fotoğrafların üstüne yerleştirirken, mavi patiklerin üstüne düşen göz yaşlarını yavaşça sildi.


Ahmet Ünal ÇAM 12-05-2006

İstanbul'da Aşk~Mihrümah Sultan

Gönderen Dert Ortağı 07 Nisan 2010 0 Yorum edit post | |

Aşk İstanbul’da illaki birinin bir başkasına önünde diz çöküp ellerini kavuşturup, “ben seni seviyorum” demesiyle ortaya çıkan bir duygu değildir. Aşk; hiçbir zaman söylenemeyen, söylenemediği için büyük olan, sevgilinin adını dile düşürmemek için sevgilinin adını anmayan, Ve sevgilinin adını anmadan kendi dünyasında onu içinde çoğaltan bir duygudur.

Misalini şöyle vereyim: Leylaya diyorlar ki: “Leyla, Kaysmı seni daha çok sevdi sen mi Kaysı daha çok sevdin? “ Leyla diyor ki: “Bu soruyu sormanıza şaştım. Nasıl böyle bir soru sorarsınız? Elbette ben onu daha çok seviyorum” “-Ama Leyla o senin için dağlara düştü, çöllere düştü, vahşilerle düşüp kalkmaya başladı, aklını yitirdi senin için. Sen nasıl onu daha çok sevdiğini söyleyebiliyorsun?” Bunun üzerine Leyla şu cevabı verir: “O gitti bana olan aşkını onunla bununla paylaştı, ama ben aşkımı şuracıkta (kalbimde) sakladım ve hiç kimseciklere söylemedim. Şimdi siz söyleyin bakalım o mu beni daha çok sevmiş ben mi onu”. Böyle söyleyince sevgilinin adını dillendirmemek gerektiği ortaya çıkıyor. Şimdi sevgilinin adını dillendirmeden İstanbul’da yaşanmış bir aşkı size anlatmak istiyorum:

***Mihrümah Sultan***http://upload.wikimedia.org/wikipedia/tr/c/c2/Mihrimah_sultan.jpg
Kanuni Sultan Süleyman zamanında bir kız yaşardı bu şehirde. Adı: mihrümah... Mihrümah; güneş ve ay demekti mihir güneşti, mah ay idi. Babası Sultan Süleyman kızına mihrimah adını koyarken bir yanağı güneş öbür yanağı ay gibi parlak olsun diye koymuştu.
Mihrümah büyüdü. 18-19 yaşına gelmişti. Sarayın entirkalarından sıkılan Mihrümah o dönemde politik bir evlilikle Rüstem paşayla evlendi. Rüstem paşa Mihrümahın ruhuna uygun bir damat olmamıştı. Ve Mihrümah içine kapandı, sonra kendi varidatıyla, gelirleriyle İstanbul’da güzel eserler yaptırmaya başladı. Bir gün Mimar Sinan ustayı çağırdı dedi ki “usta benim için İstanbulda güzel bir yerde güzel bir külliye yap.”( külliye bir yapı kompleksiydi; içinde okul, hamam, mektep, medrese camii vb. bulunuyordu.)Ve bütün bu kompleksi Sinan: “Nereye yapayım Sultanım?” dediğinde “Yerini sen seç” dedi Mihrümah. Ve Sinan Üsküdar’da (bugün Üsküdar İskelesinin olduğu yerde, vapurların yanaştığı iskelenin hemen ayağında) Sultan tepesinin yamaçlarını seçti. Mihrümah külliyesini oraya yaptı. Mihrümah külliyesi o kadar zarif ve şehre yakışmıştı ki Üsküdar İstanbul’un karşısında Mihrümah külliyesiyle zenginleşmişti. Mihrümah külliyesi cidden çok güzeldi. Ve ondan sonra Sultan tepesinin yamaçlarına yapılan bütün ahşap evler Mihrümahın güzelliğine uysun diye özel bir mimari izinle yapıldı. (şöyle ki; külliyenin arka planında kalan Sultan tepesine yapılacak evlerin pencere ve kapı büyüklükleri normal boyutlardan 2/3 oranında daha küçük yapılacaktı. Bunun amacı ise insanların pencere ve kapı alglaması aynı olduğundan arkadaki evleri normal boyutta düşünmesini sağlayarak külliyeyi ön plana çıkarmaktı. Kısacası Sultan tepesine bakanlar Mihrümah külliyesini bir göz aldatmacasıyla 2/3 oranında daha büyük görüyorlardı.)
Aradan yıllar geçti. Mihrümah yeniden para biriktirdi ve Mimar Sinan ustayı yeniden çağırdı. Dedi ki: “Usta, benim için yeni bir külliye yap” o zaman Sinan usta: “Nereye yapayın sultanım?” dediğinde Mihrümah “Yerini yine seç seç usta” dedi. Ve Mimar Sinan İstanbul’un yedi tepesinden en güzel, en yüksek olan tepeyi bugün ki Edirne kapısı dediğimiz surların dibindeki tepeyi seçti. Ve oraya yine bir mescit, bir mektep, bir camii, bir medrese, bir hamam, bir sebil, bir çeşme vb. bir külliye yaptı…

***

Çok sonra Tanzimat yıllarında bir şair bir gün her iki külliyeyi aynı anda görebileceği bir yerde durdu. Ve o zaman bir şeyi keşfetti. Mimar Sinan iki külliyeyi öyle iki noktaya yapmıştı ki; birisi asyanın birisi avrupanın birbiriyle kucaklaştığı bölgeye birbirlerini görebilen mahalde o kadar uyumlu iki yere yapmıştı ki; sabahleyin nisan ve mayıs aylarında Üsküdar’da ki Mihrümah külliyesinin iki minaresinin arasından güneş doğarken Edirnekapı’da ki Mihrümah külliyesinin kubbesi üzerinden ay batıyor. Akşamleyin Üsküdar’da ki Mihrümah külliyesinin kubbeleri arasından ay doğarken Edirnekapı’da ki küliyenin kubbesi üzerinden güneş batıyordu.
Kadının adı Mihrümah idi. Yani ay ve güneş. Ve Mimar Sinan öyle iki yere iki külliye yapmıştı ki gök kubbenin altında binlerce yıl adını andırabilecek bir güzelliği ona hediye etmişti aslında. Peki, neden hayatında hiç kimseye (kanuniye bile) yapmadığı bu güzelliği Mihrümah Sultana yapmıştı? Oda Leyla gibi aşkını kalbinde saklayıp sevgilisin adını dillendirmeden yaşadığı aşkını böyle yaşatmak istemiş olsa gerek.

İskender PaLa..

Senai Demirci : Noktalama İşaretleri

Gönderen Dert Ortağı 17 Mart 2010 0 Yorum edit post | |

http://i42.tinypic.com/k0j6ed.jpgNoktalama İşaretleri

Uzun ince bir yolda yürüyorum. Sevdiğime giden yolda…Yürürken, ayağıma incecik bir şeyin battığını farkettim. Ah evet, bir virgüldü bu… Benden önce okuluna giden bir öğrencinin kitabından düşmüş olmalıydı. Ah, şu çocuklar, ilk okumaya başladıklarında virgülleri gereksiz görürler. Yeni yeni tanıdıkları kelimelerin arasında ayrık otu gibi duran bu tuhaf garip şeyleri pek sevmezler. Yazarken de en çok virgülleri unuturlar. Hemen cebime attım bulduğum ilk virgülü… Böylece sevdiğime daha çok şey söyleyebilecektim. Daha uzun cümlelerle ifade edebilecektim kendimi… Ona iltifat ederken bir çok güzel sıfatı arka arkaya sıralayabilirdim…

Aralarında virgüller olan güzel sıfatların hepsini ona söyleyebileceğimi düşününce, sevinçle bağırmak istedim. İçim içime sığmıyordu. “Ne güzel” diye bağıracaktım ki, boğazım düğümlendi. Duygularımı haykıramadım. Tam o sırada, elime sıcak bir şey dokundu. Evet, bir ünlem işaretiydi bu! Biraz önce yoldan bağıra çağıra geçen gençlerin ağzından düşmüş olmalıydı. Ah şu gençler… Olur olmadık yerde ünlem kullanırlar. Ağızlarında sakız gibi çiğnerler ünlemleri. Heyecanlarını ünlemlerin sivri uçlarına asarlar. Ben de kulağıma küpe yaptım bulduğum iki ünlemi. Artık haykırabilirdim aşkımı.. Hep tek düze konuşmak yerine, heyecanlarımı sevgi sözlerine yükleyebilirdim.

Yürümeye devam ettim. Kendimden emindim. Bütün sorularını cevaplamış, bütün şüphelerini gidermiş bir yetişkin olarak adımlıyordum tozlu yolu. Derken, saçlarıma bir şeylerin takıldığını farkettim. Elimle çekip aldım. Bunlar soru işaretleriydi. Biraz önce altından geçtiğim ağacın dallarından bulaşmış olmalıydılar saçlarıma. Avucumda karınca gibi kıpır kıpır dolaşıyorlardı. Hemen avucumdan atmak istedim. Yolun kenarında akan dereye doğru savurdum. Ama nafile.. Avucuma yapışmışlardı. Avucumdan fırlatabildiklerim de pıtırak gibi elbisemini orasına burasına yapışıverdi. Etrafıma baktım. Benden önce bir bilge yürümüş olmalıydı bu yoldan. Düşünceli ve sessiz bir bilge. Soru işaretlerini herkesin başının değebileceği bir ağaç dalına takmış olması bilgece bir işti. Oysa benim soracak bir şeyim yoktu sevdiğime.. Çaresiz, soru işaretlerini alıp saçlarıma taktım yeniden. Öyle ya, belki sevdiğim sormak isterdi. Sevgililerin soru sormasının nedeni, sorunun cevabını bilmemeleri değildir. Cevabı bir kez daha duymak içindir. O halde sevdiğime hediye edebilirdim soru işaretlerini. Defalarca, “Beni seviyor musun?” diye sorması için. Ben de her soru işaretinin olduğu yerde aşkımı bir defa daha ifade edebileceğim. Evet, evet, bundan eminim. Soru işaretlerinin hepsini ona hediye edeceğim.

Yürümeye devam ettim. Sürprizlere alışık olmalıydım. En azından şaşkınlıklarım için benim de birkaç soru işaretine ihtiyacım olacaktı. Az sonra, yüzüme küçük ve serin bir şeylerin dokunduğunu hissettim. Sanki gökten düşüyor gibiydiler. Gözlerimi kaldırdığımda bulutlar dikkatimi çekti. Hayır, yağmur yağmıyordu. Parmağımın ucuyla yokladım: ‘İki nokta üstüste’ işaretiydi bu! Bulutların arasına saklanmış olmaları son derece anlamlıydı. İnsanlar yıllardır bulutların önüne ‘iki nokta üstüste’ koyarak beklemişlerdi yağmuru, karı ve doluyu. Hep şöyle düşünmüşlerdi meselâ: “Bulut: yağmur yağacak.” Ya da şöyle düşünmüşlerdi: “Bulut: kar yağacak.” Yeryüzünde pek az insan ‘iki nokta üstüste’yi işine yarar görüyordu. Çünkü ‘iki nokta üstüste’yi kullanmak için ara sıra durup düşünmek gerekiyordu. Soru işaretinin yanına yerleştirdim özenle… Bak, bu işime yarayabilir diye düşündüm. Bazen sözlerimin sebebini, davranışlarımın gerekçesini açıklamam gerekebilirdi: ‘İki nokta üstüste’yi yanımdan ayırmamalıyım.

Az sonra yol kenarında bir ağacın dibinde unutulmuş bir ‘üç nokta’ gördüm… Benden önce buradan geçmiş biri düşürmüş ya da unutmuş olmalıydı. Noktalama işaretleri içinde yetişkinlerin en az ihtiyaç duyduğu ‘üç nokta’ydı. Çünkü ‘üç nokta’ susmak için gerekiyordu. Öyle sıradan susmalarda değil, düşünceli suskunluklarda lazım oluyordu… Bu yüzden bolca ‘üç nokta’ bulabilirsiniz yollarda, kaldırımlarda. Çünkü düşünceli suskunluklar ya bebeklerin işidir ya da gün görmüş yaşlıların… Aradakiler ancak konuşarak anlaşabileceklerini sanırlar. Oysa, bazen susmak ve ‘üç nokta’nın müsaade ettiği derin boşlukta göz göze bakışmak binlerce sözcüğün söylediğinden fazlasını söylerdi. Birden içim ısındı ‘üç nokta’ya… Dilimin altında erittim… “Sus… Sus ki, söz bakışı bulandırır” diye okumuştum bir keresinde.… “Sus…” dedim yüreğime…



Biraz ilerde bir çiçeğin üzerindeki tırnak işaretlerini görünce heyecanlandım. Susmak kadar konuşmak da güzel olabilir diye düşünmeye başladım. Çiçekler adına “vız vız” konuşan arılar ya da “cırcır” böcekleri bol bol tırnak işareti bırakırlardı oraya buraya. Bana lazım olur mu diye düşündüm… “Neden olmasın?” dedim. Benden önce söylenmiş nice güzel sözleri ben de tırnak içinde sevdiğime söyleyebilirdim. Toplayabildiğim kadar çok tırnak işareti topladım.



Yolun sonunda bir karınca yuvası dikkatimi çekti. Yüzlerce karınca siyah noktacıklar taşıyorlardı yuvalarına. Şaşırdım. Elime tırnak işaretini ve soru işaretini alıp “Neden ben de düşünemedim?” dedim. Söylediklerimin sonunda nokta olmazsa, kendimi tam olarak anlatamazdım ki:

“Seni seviyorum!”dedim heyecanla.

Yüzüme baktı.

Beni ilk defa görüyormuş gibi şaşkınlıkla cevap verdi:

“Beni seviyor musun?” dercesine baktı yüzüme.

Soru işaretlerimden biri eksildi.

Dilim tutuldu. Bu karşılığı beklemiyordum. Şaşırdım.

“?!”

Uzun bir süre bakıştık.

O kadar uzun bir süre suskun kaldı ki, elimdeki bütün ‘üç nokta’lar tükendi:

“…”

“…”

Her bir ‘üç nokta’ için iki tane tırnak işaretini tüketmek zorunda kaldık.

Böylece başkalarından ödünç alabileceğim güzel sözleri arasına saklayabileceğim bir şey kalmadı. Kırık dökük cümleler kurmaya çalıştım, elimde kalan virgülleri kullanarak:

“Sen, ben, sevmek, birbirimizi, ben, sensiz…” Böylece elimde kalan son ‘üç nokta’yı, tırnakları, virgülleri harcayıverdim.

Kelimeler ipi kopmuş uçurtmalar gibi kafamada oraya buraya savruluyordu.

Son noktayı hemen bu cümlenin sonuna koydum.

Gözlerim önümde mahçup yorgun ve umutsuz biçimde kalkaldım:

Sıcak ve geniş bir tebessümle bana döndü, avuçlarını açtı, gözlerini gözlerime dikti.

Hayretle gördüm ki, bütün noktalama işaretleri avucunda saklıydı. Söylenmiş ve söylenecek en güzel sözler dudaklarının arasında bekliyordu. Yaşanmış en tatlı suskunluklar gözlerinin içinde konuşuyordu.

İlk kez konuşmaya başladı.

“Uzun bir yoldan geldiğini biliyorum…” dedi. Halden anlayan bir hali vardı.

“Görüyorum ki, aşk için en çok ihtiyacın olan şeyi unutmuşsun” dedi.

Şefkatle kucakladı beni. (Bütün benliğimi sardı) Elindeki noktalmaa işaretlerinin hepsini göğe savurdu. Fısıltıyla konuştu: “Söyleyeceklerinin hepsini zaten biliyorum. Noktalama işaretlerinin hepsi de bende var… Sende olması gereken tek şey kocaman bir parantezdir. Kendini o parantez içinde, bana teslim olmuş olarak getirmelisin.”

Kollarının arasında kendimi kaybetmişim.

Neden sonra ayıldığımda, elimde hiçbir noktalama işaretinin kalmadığını öğrendim.

Artık aşk için onlara ihtiyacım olmadığını biliyorum.

(Şimdi yana yakıla parantez arıyorum.)

Senai DEMİRCİ

Şaşırdım Kaldım İşte

Gönderen Dert Ortağı 13 Mart 2010 0 Yorum edit post | |

Şaşırdım Kaldım İşte

Sözde, senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla.. 
Bazen sessiz sedasız ipekten kanatlarla.. 

Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla.. 
Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla.. 

Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla.. 
Yüreğimin başına noktalarla.. Hatlarla.. 

Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla.. 
Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla. 

Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle.. 
Öldür bendeki beni.. 
..Sonra dirilt kendinle! 

Çarpsan karasevdayı en azından yüzbinle.. 
Nasıl bağlandığımı anlarsın kemendinle.. 
Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle.. 
Ama her defasında geri döndüm SENİNLE.. 

Hangi düğüm çözülür.. Nazla.. Sitemle.. Kinle.. 
Ne olur bir gün beni, kapında olsun dinle.. 

Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki n'emsin..? 
Bazen kızkardeşimsin.. Bazen öpöz annemsin.. 
Sultanımsın susunca, konuşunca kölemsin.. 
Eksilmeyen çilemsin.. 
Orada ufuk çizgim, burda yanım yöremsin.. 
Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin.. 

Çâresizim.. Çâremsin.. 

Şaşırdım kaldım işte bilmem ki nemsin... 
  
Yavuz Bülent Bakiler

Nazlı sevgili

Gönderen Dert Ortağı 11 Mart 2010 0 Yorum edit post | |

Nazlı Sevgili
http://img508.imageshack.us/img508/4026/1419mahkumgq7.jpg
Üstad Nailî (ö.1666) yazdığı nefis gazellerinden birine şöyle başlıyor:


Sâkî, fürûğ-ı meyden rûyında tâb göster

Germiyyet-i hayâdan hurşîdi âb göster

Aşağı yukarı şöyle demeye gelir: "- Ey sakî!.. Güzelliğinin şarap gibi sarhoş eden aydınlığını yüzüne bir ışık olarak yansıt (veya yakıcı bir ateş gibi yanağına yansıt) da güneş, hayanın hararetinden dolayı bir su (ter damlası) görmüş olsun."

Sufilerin sembollerle dolu dünyasında sıradan söyleyişlerle alelade hayat hallerini anlatarak derin ruh meseleleri anlatılabilir, felsefi çözümlemeler yapılabilir. Yukarıdaki beyitte Nailî üstat da böyle yapıyor ve on kadar kelimeyle bir yığın meseleye çözüm getiriyor. Ona göre sevgilinin yanağı, güneşin hem ışık, hem de sıcaklığını taşır. Bu durumda yanağın üzerinde gösterdiği su damlacığı o ateşi söndürme maksadını güdüyor olacaktır. Çünkü aradaki ateş ortadan kalkınca, âşık da sevgiliye ulaşmaya yol bulur. Aradaki ateşin sönmesi sevgilinin âşık ile arasında yürürlükte olan utanma ve hayayı bir kenara bırakması demektir ki bu durumda âşık ile maşuk yekvücut olur (vuslat); ikilik ortadan kalkar "bir"lik başlar. Seven ile sevilenin bu yolla buluşmasına sufiler "fena (âşıkın sevgilide yok olması)" derler. Fena ise her iki manada da aşkın sonlandığı nokta sayılır.

Üstat, beyitteki kelimeleri sıralarken söz konusu ettiği su damlacığını sevgilinin yanağı yanında âşıkın gözünde de düşündürecek şekilde düzenlemiştir. Bu durumda anlam bir kat daha güzelleşir. Sevgilinin güneş yüzüne bakan âşıkın gözünden hemen yaş gelivermesi (çünkü güneşe bakanın gözü yaşarır), sevgiliyi ne derece çok sevdiğine işarettir. Âşık, eğer sevgiliyi görünce ağlaması gelmiyorsa aşkında hakikat sırrı yoktur. Bu yüzden âşıklar sevgiliyi görünce başlarını yere eğer, yüzlerine bakamazlar. Baksalar yanaklarındaki güneş parlaklığı gözlerini alır ve her şeyi sevgili olarak görmeye başlar, onun nurunda boğulurlar.

Beytin ikinci dizesindeki "hurşîde" kelimesi Nailî divanının elyazması nüshalarından birinde "hurşîdi" biçiminde yer almıştır. Bu durumda beytin anlamı bambaşka bir şekle girer ve şöyle demek olur: "- Ey sakî!.. Güzelliğinin şarap gibi sarhoş eden aydınlığını yüzünde bir ışık olarak yansıt (veya yakıcı bir ateş gibi yanağına yansıt) da utanma hararetinden dolayı güneşi bir su halinde göster (yani güneş sendeki aşk parlaklığının, aşk ateşinin karşısında hayasından su gibi erisin)."

Pes doğrusu!. Mahza ateş olan güneşin su gibi erimesini düşünebiliyor musunuz? Siz o sakînin aşk ile yoğrulmuş nuruna ve gönül yakan aşk hararetine bakın ki, güneş onu görünce utancından su gibi eriyip akacak. O öyle bir sakî ki, mânâ ülkesinde gezinirken madde alemindeki en muhteşem varlık olan güneşi kendinden geçirip eritiyor. O öyle bir sakî ki yüzüne bakan bütün güzellikleri unutuyor, kendini kaybedip ona tutuluyor; akıldan geçip kendini aşka teslim ediyor. O öyle bir sakî ki küçük bir tecellisi ile âşıkın varlığını idrakine vesile oluyor ve kendini tanımasını sağlıyor. Divan şairlerine göre sakî, insana aşk ilham eden her şeyin ortak adıdır. Sufiler onu Feyyâz-ı Mutlak, yani bütün feyz ve sevginin kaynağı olan Allah veya mürşid-i kâmil olarak tanımlamaktadırlar. O ki içki meclisinde kadehlere içki doldurup dağıtandır, içkinin adı aşk olunca elbette sakî de Sevgili oluverir. Nitekim onun sevgili olduğunu müteakip beyitte açıkça söyler:

Dersin ki olmasın râz-âgâh-ı neşve-i nâz

Cibrîl'e çeşm-i mestin mahmûr-ı hâb göster

Bu dahi zannımızca şöyle demek olur: "- Ey sevgili! Naz işvesinin sırrını (nazlanmaktaki sırrı) kimse bilmesin diyorsan, Cebrail seni çağırdığında mest gözünü uyku mahmuru göster."

Naz, bilindiği gibi insanın kendisinde gizli olan, sükun halindeki güzelliği meydana vurmasının adıdır. Bütün sevgililer âşıka naz ederek güzelliklerini sunarlar. Üstelik naz, gönüldeki coşku ve ateşi arttırır. Âşık bu coşku ve ateşten dolayı zevk ve lezzet içinde yaşar. Bu yüzden hakiki âşık sevgiliden nazlanmasını ister, o nazlanmazsa müteessir olur, o nazlandıkça aşkını arttırır. Sufiler naz deyince Sevgili'nin cilve ile tecellisini, âşıkını bilmezlikten gelip yüz vermemesini (âşıkın kemali için yakarışların geri çevrilerek başka lütuflarla icabet edilmesi) anlarlar. "Eşikte niyaz, huzurda naz!" kuralı bunun için konulmuştur. Beyte göre Naili üstadın Sevgili'ye atfettiği naz, Hz. Peygamber'in Mi'rac gecesinde Cebrail'e gösterdiği naza benzer. Çünkü Habibullah, Mi'rac esnasında uyku mahmuruydu.

İmdi, kainatın bütün tecellileri Sevgili'nin bir naz kırıntısından ibaret olup bu sayede bütün kainat O'na âşıktır. O'nun insanlara aksetmesi ise işin mana boyutuyla alakalıdır. Mutlak Sevgili'nin kullarına sunduğu şarapta aşk iksiri vardır. Zaten bu yüzden güneş bile bu tecelliden utanıp su gibi erir. Eğer Sevgili aşkını naz ile vermeseydi âşık bundan bir şey anlamazdı. Bir şey naz ile verilirse ancak o vakit bütün güzellikleri ortaya çıkar ve âşık da ondan zevk alır. Doğrudan verilen bir şeyin kıymeti zaten fazla anlaşılamaz.

Arzularımızı yerine getirirken naz eden Sevgili'ye şükürler olsun!..


02 Mart 2010, Salı


İskender PALA

Bir gün ayrılığın derdi; diğer gün hasretin çaresizliği...

http://i41.tinypic.com/v46jpc.jpg

Dünya hemen bütün din ve inanç sistemlerinde "kötülüklerle dolu geçici sınav yeri" olarak anlatılır. İnsanlar bu sınavı başarıyla verirlerse öbür dünyada mutluluğa ulaşacaklardır.
İslamiyet'in insan adına 'esfel-i sâfilîn (aşağılardan da aşağı)' olarak tanımladığı bu yurda Hıristiyanî gelenekte Adem, günah ile aşağılanmış olarak inip acı çekmeye mahkûm edilir. Gerek Batı mistisizmi, gerekse tasavvuf, ebedî hayatta mutlu olabilmek (cennet) için dünyadan el etek çekmeyi önerir. Budizm'in insanların kurtuluşu için ortaya koyduğu Nirvana öğretisi de bundan farklı sayılmaz. Bütün bu inanışların temel düşüncesi 'ebedî mutluluğu elde etmek için dünyada çaba sarf etmek gerektiği'dir. Dünyanın bir bela yurdu olması ve kötülüklerle dolu bulunması, inanan ile inanmayanın, çaba gösteren ile tembel olanın, iyiliğin peşinde olanla kötülüğü isteyenin farkını ortaya çıkarmak adına anlamlıdır. Nitekim baştan uca iyiliklerle dolu bir dünya, imtihan için elverişli değildir.
Atalarımız dünyanın fena (kötülük) yurdu olduğuna ve erinde gecinde fena (yokluk) bulacağına dair inanışlarını her fırsatta tekrar eder, bunu sanat eserlerine de yansıtırlarmış. Fanilik hissi elbette insanın dünyaya bakış açısını değiştirecek ve dünya ile ahiret dengesini yerine oturtacaktır. Türk şiirinin klasik zamanlarına ait hemen bütün metinlerde bu düşünceye önem atfedilmiş, mutasavvıf olsun veya olmasın, bir imanın adamı olan her şair değişik vesilelerle dünyanın geçiciliğinden, kötülüğünden bahsetmiş ve onunla başa çıkmanın yollarını aradığını ifadelendirmiştir. Maksadı ise felekten şikâyet babında veya rindane eda ile söylediği bu şiirlerin, ortak düşünce ve inanç havuzunda yer alan okuyucunun kalbinde makes bulması, dünyaya bakış açısını dengelemesiydi. Söz gelimi Ramî Mehmet Paşa'nın (ö. 1707) şu beytine bakalım:
Dil harâb-âbâd-ı âlemde aceb vîrânedir
Eksik olmaz derd ü gam güya ki mihmânhânedir
Zannederim şöyle çevirebiliriz: 'Gövlümün evi, alemin harabeye dönmüş yurdunda acayip bir viranedir. Öyle ki içinden dert ile gam hiç eksik olmuyor; sanki bir misafirhâne.'
Beyitte geçen kavramlar tek tek ele alındığında aslında Osmanlı insanının dünyaya ve dünya hayatına bakışının şifrelerini çözmek mümkün. İsterseniz bunu yapalım:
Dil, 'gönül' demek ve insan için dünya hayatının önemi gönle yansıyan güzellikler veya kötülükler derecesindedir. Gönül soyut bir kavramdır ve maddî âlemden ziyade manevî âleme aittir. Yani gönül, maddeden ibaret olan dünya veya dünyalık peşinde olmamalıdır. Ait olmadığı bir dünyada bulunuyor olmak ona ağır gelir ve içini gamla, özleyişle, hasretle doldurur. Vatanını özlemesi ve bu özlem ile harab olması, onun doğru yolda olduğunu gösterir. Aksi takdirde dünyaya alışır ise manevî hüviyetini kaybeder, tabiatı değişir ve maddileşir. Bu durumda tabiatından çıkar ve yoldan sapar. Onun kendisine yetebilmesi ve kendinden bekleneni verebilmesi ancak gurbet duygusuna yapışması ve asıl vatanın hasretiyle yaşaması sayesinde gerçekleşir. Bu da dünya nimetlerine dönüp bakmayarak, karşılaştığı kötülük ve belalardan dolayı harap olmakla mümkündür.
Harâb-âbâd-ı âlem: 'Âlemin harabiyeti, yani harabiyet ile mamur olan, yıkılarak yapılan varlık alemi' demek olan bu kavram dünyayı nitelemek ve ona sıfat gibi yapıştırılmak bakımından eskilerin dilinde pelesenk olmuştur. Dünyanın binlerce yıldır eskitiliyor oluşu, içinde var olan bütün mamurelerin sonunda harap oluşları, kimsenin burada mamur olacak kadar bekleyemediği, binlerce erden geri kalmış şu yaşlı dünyanın bir taze gelin kılığında insanları aldatıp durması, hakikatine bakıldığında hiç kimseye mülk olmadığı vb. hep bu iki kelimenin ifade çemberi içinde yer alır.
Virane, bilindiği gibi 'yıkıntı' demektir. Şair, bu kelimeyi gönül hakkında kullanmaktadır ki; dünyanın hakikatine bakıldığında gönüller hep yıkıktır. Buraya gelip de, gönlü ebediyen mamur olmuş kimse bulunmamaktadır. Bir gönlün viran oluşu hasret yüzünden, abad oluşu ise vuslat sayesindedir. Vatanından ve Sevgili'den ayrı kalan bir âşıkın harabiyeti elbette onlara kavuştuğu zaman mamuriyete dönecektir. Yani ebedî mamuriyet (bayındırlık) ancak vuslatla (cennette cemale ermekle) mümkündür. Bu da dünyadaki hayatın viranlık içinde yaşanması ile mümkündür.
Mihmanhâne, 'misafirhâne, imaret evi' gibi anlamlar taşır. Eskiden yolcu ve misafirlerin konaklamaları için tekkelerde hücreler ayrılır, külliye çatısı altında imarethaneler kurulur, kimsesiz ve yoksulların, gariplerin ve yolda kalmışların buralarda barınması sağlanırdı. Dünya tıpkı böyle bir mihmanhânedir ki içinde bugün sen, yarın bir başkası kalacaktır. Atalarımız dünyayı bir misafirhâne olarak görerek bütün hayatlarını bir misafir gibi yaşamış, bir misafirden beklenen nezaket, zarafet ve teslimiyetle ömür sürdürmüşlerdir. Misafirlik, başkasına ait bir evde oturma fikrini beraberinde taşır. Kim, misafir kaldığı evin sahibi olduğunu iddia edebilir ki? Üstelik dünya evinde misafir olma sorumluluğuna bir de imtihan tedirginliği eklenmiştir. Bu iki tavrı aklından çıkarmayan bir yolcu, elbette dünyaya bağlanmayacak, bilakis gönlünü Sevgili'nin özlem ve ayrılığıyla dolduracaktır. Özlem ve ayrılığın gönle yansıması ise gam ve dert suretinde olmaktadır.
Derd ü gam: Şair tıpkı dünya gibi gönlünü de bir misafirhâne eylediğini ve orada Sevgili'nin özlem (gam) ve ayrılık/gurbet (dert) düşüncesini sırayla misafir edindiğini söylemektedir. Bir gün ayrılığın derdi, diğer gün özleyişin çaresizliği onun gönül evini, harabeye dönmüş gönül evini ele geçirmişler, sırayla konaklamaktadırlar. Bu iki halin aşk yüzünden olduğunu söylemeye hacet yoktur sanırım.
Ne mutlu o kişiye ki viraneye dönerek mamur olmuş gönül evinde Sevgili'nin aşkını yaşatmaktadır.
16 Şubat 2010, Salı
İskender PALA

Goethe’nin “Doğu-Batı Divanı” Türkçe'de

Gönderen Dert Ortağı 04 Mart 2010 0 Yorum edit post | |

Batı’nın en önemli ışık kaynaklarından biri olan Alman mütefekkir ve şair Goethe’nin “Doğu-Batı Divanı” Türkçe’ye kazandırıldı. Ötüken yayınları arasında çıkan kitap, Goethe’nin İslam, Hz. Muhammed (sav), Kur’an ve şark hakkındaki görüşlerini yansıtan çok önemli kaynaklardan biri.

530 sahifelik bu hacimli esere 170 sahife bir giriş yazan mütercim Senail Özkan, Goethe'nin kim olduğunu, 'Doğu-Batı Divanı'nın nasıl bir ortamda doğduğunu anlatırken okuyucuya adeta kitabı açan bir anahtar takdim ediyor.

İslam dünyasına karşı büyük bir ilgisi olan Goethe’nin, İspanyol seferlerinde savaşmış bir Alman askerden aldığı Kur’an-ı Kerim’den bir sayfadan etkilenerek Doğuya yönelik bir arayışa giriştiği ve bu Divanı kaleme aldığı belirtiliyor.

Bu eserde Goethe, birçok klasik İslam şairi, devlet adamı, sanatkârı ve mütefekkirini klasik şark şiirinin diliyle değerlendirmiş, onları eserleri ve tefekkür tarzlarıyla birlikte Batıya tanıtmaya çalışmıştır; bu açıdan Doğu Batı Divanı, sadece doğuyu ve batıyı değil, Klasik İslam tefekkür ve kültürünü anlayabilmemiz için rehber bir eserdir.

Goethe’nin bu klasik eseri, geçtiğimiz yıllarda kaybettiğimiz Filistinli ünlü düşünür Edward Said’in oluşturduğu “Doğu-Batı Divanı” orkestrasının da isim kaynağıdır. Elinize aldığınızda bırakamayacağınız bu eserin girişinden bazı bölümleri timeturk.com okuyucuları için Ötüken Yayınları’nın izniyle yayımlıyoruz;

İptida aşk vardı


Ah min-el aşki ve hâlâtihi
Ahraka kalbî bi-harârâtihi
Şeyh Galip

(Aşktan ve hallerinden ah,
Sıcaklığıyla kalbimi yaktı)


Sonbahar gelince tabiatta bir mâtem havası hissedilmeğe başlar. Dağların eteklerinden zirvelerine doğru yer yer oluşan bakır renk, gözlerden ruhlara intikal edince dallar arasında saklanmış kuşlar artık ötmez olurlar. Yapraklar kendilerini varoluşun yükünden kurtaracak hafif rüzgârlar bekler. Nicedir gam ile demlenen kuşlar, her nedense şarkılarını hançerelerinin bir yerlerinde gizleyerek başka bir baharı sayıklamaya başlar. İnsanın mukadderatı da bundan farklı değildir: Yaş kemâle erince günler kısalır, hazinleşir, gölgeler uzar… “Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere” ve “İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu”…

Oysa aşk, baharın tomurcuğudur; lirizm gençliğin çiçeğidir. Yaz ortalarında ne tomurcuk ne çiçek beklenir. Tam aksine başaklar sararmaya, çiçekler dökülmeye başlar. Bülbül en güzel şarkılarını ilkbaharda terennüm eder. Bunun gibi dünyanın en büyük şairleri de en güzel, en içli ve en lirik şiirleri hayatlarının baharında yahut olgunluk çağlarında yazmışlardır. Mamafih hayatının sonbaharında lirik şiirler yazmış büyük şairler de yok değildir. Mevlâna, Hâfız ve Fuzûlî gibi Doğunun ulaşılamayan yıldızlarını bir tarafa bırakacak olursak, Batının şairler prensi Goethe de bu semânın en parlak yıldızlarından sayılmalıdır. Hayatı ve şiiri aşktan beslenen ve şekillenen bu büyük ruh, hayatının son döneminde hiç beklenmedik bir şekilde patlayan bir yanardağ gibi, varlığının derinliklerinden aşk püskürtüverir. Byron’dan sonra Batıda “melâl”i, “dünya ıstırabı”nı ilk defa hisseden bu dehâ, hayatının son döneminde lirizme son şeklini vermiş ve aşkı zirveye taşımıştır. Doğu Batı Divanı, Goethe’nin sadece 65 yaşında iken yaşadığı aşkın “bahar soluğu ve yaz ateşi” değil, bilakis belki Batıda tüm zamanların en lirik aşk şiirlerini muhtevî bir “Batı Divanı”dır.


Ex oriente lux (Işık doğudan gelir)

Doğu Batı Divanı’nın intişarına kadar Şark tümden bilinmeyen bir kültür coğrafyası değildi. Goethe’den önce de Şarkın bir ışık diyarı olduğunu yazanlar olmuştur. Hatta Kitab-ı Mukaddes’e inanan herkes, Ex oriente Lux’e yani ışığın Doğu’dan geldiğine inanıyordu, çünkü bu kutsal kitap Batıya intikal eden ilk ilâhî pırıltıydı. İlk ilâhî pırıltıydı ama yegâne ışık değildi; ondan başka ışıklar da vardı Doğu’da. Daha doğrusu Doğu ışığın kaynağıydı; bütün dinlerin beşiği burasıydı. Evet, gerçi bütün dinlerin çıkış yeri Doğu idi, ancak Batı “ışık”tan sadece Hıristiyanlığı anlıyordu. Hal böyle olunca Batı tecessüsü evvelâ kendi kaynağına yöneldi, kendi hakikatini aradı. Kendinden gayrıyla ise savaşmaktan ve onu yok etmekten başka bir şey düşünmüyordu. Haçlı Seferleri bu bahaneyle yapılıyordu. 7. asırdan 17. asra gelinceye kadar Batı, bu ketum tutumundan hiç şaşmadı. Batı’nın ve dolayısıyla Hıristiyanlığın İslâm dinine, daha doğrusu kendi gibi düşünmeyenlere, kendi gibi inanmayanlara verdiği yegâne cevap Haçlı Seferleri olmuştur. Şu var ki bu durum 18. Yüzyıldan itibaren değişecektir.

Çok önceleri Şark, Hıristiyanlığın çıkış noktası olduğu için Batı nezdinde bir mânâ ifâde ediyordu. Sonradan anlaşıldı ki sadece dinlerin değil, aşkın, şiirin ve romantizmin beşiği de Doğu’dur. Voltaire der ki, “Atina, yani Batı, insan kavramını bilmezken, Doğu insanla uğraşıyordu.”


Şunu da ilâve edelim ki Doğu Batı Divanı yayımlanmadan önce Batıda hiç küçümsenmeyecek bir alla turca romantizmi esmekteydi. Doğrusunu söylemek gerekirse Batı, Doğu’yu daha çok Osmanlı üzerinden tanıma imkânı bulmuştur. Batı sezgisi evvelâ mûsıkîyle Şark’a açılmıştır; tabii Osmanlı üzerinden; zira Osmanlı döneminde mûsıkî, ihtişamımızın sese ve âhenge dönüşmüş haliydi. Bugün klasik Batı mûsıkîsinden başka mûsıkî tanımayan, daha doğrusu kendi kültür mihverinden koptuğu için aşağılık kompleksiyle Batı’ya sığınmak, Batı kültürüne tutunmak isteyen sözüm ona entelektüellerimiz, birazcık Batı mûsikîsini ve operasını araştırmış olsalar Batı üzerinden tekrar kendi dünyamıza dönme imkânı bulabilirler; ne var ki bu külfete katlanmadan ne Batıyı anlamak ve ne de kendini keşfetmek mümkün değildir.

Goethe’nin Doğu Batı Divanı’ndaki âteşîn şiirlerinin tümü rahatlıkla senfonik bir eser gibi dinlenebilir. Bu lirik şiirler, bir konserdeki melodiler gibi bütün bir harmoniyi oluşturur, birbirini destekler ve tamamlar. Doğu Batı Divanı’nda lirizm, baştan sona tüm şiirleri birbirine bağlar; hiç beklenmedik bir yerde bir motif ortaya çıkar, bir müddet onu takip edersiniz, sonra birden kaybolur, derken başka bir bağlamda yeniden ortaya çıkar. Bu iç içe örgü hep böyle devam edip gider.

O yüzden Doğu Batı Divanı’nın şairi haklı olarak buyuruyor ki: “Büyük dehâların yarattığı bu eserleri anlamak istiyorsak, Doğu düşüncesini kendimize mal etmeliyiz; Doğu bizim ayağımıza gelmez.”

Goethe’nin bu fikrinden hareketle, Batının da ayağımıza gelmeyeceği muhakkaktır. Öyleyse ne yapmalıyız? Evvelâ şu uyuşukluğu üzerimizden atmalı ve çağları adımlamalıyız. Goethe de öyle yaptı, şiiri anlamak üzere şairlerin ülkesine gitti; Şark’ı 3000 yıllık tarihî oluşumu içerisinde kavramaya ceht etti:

Wer das Dichten will verstehen,
Muss ins Land der Dichtung gehen;
Wer den Dichter will verstehen,
Muss in Dichters Lande gehen.

Şairi anlamak isteyen
Şairin ülkesine gitmelidir;
Eskinin yeniyle kaynaştığını
Zevkle seyretmelidir.

Peki, ama üçbin yıl önceki Ateşperestler, onların din adamları Muğlar, bindörtyüzotuziki yıl önce İslâm dinini insanlığa tebliğ eden Hz. Peygamber, Müslümanlar, Osmanlı şairleri ve dervişler Avrupa’nın bilge şairine ne öğretebilirlerdi? Bu sorunun cevabına geçmeden önce bu bilge şairin, çağının imkânlarıyla bu ateşperestleri, Müslümanları, Türkleri, dervişleri ve hülasa Şark’ı nasıl ve hangi kaynaklardan tanıdığına bir göz atalım.

Salih Saygılı / TİMETURK

BENİ BİR GÖZLERİ AHUYA ZEBUN ETTİ FELEK‏

Gönderen Dert Ortağı 16 Şubat 2010 0 Yorum edit post | |

http://img121.imageshack.us/img121/3396/sagittariusyavuzselim.jpg

Cihan padişahı Yavuz Sultan Selim, Şam yakınına otağını kurdurarak burada üç ay kadar kalmış. Bir Türkmen kızı da, zaman zaman padişahın çadırına gelerek, otağın temizlik işlerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik işlerle meşgul olurmuş…
Yine bir sabah temizlik için geldiğinde, Sultan Selimi görmüş. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıvermiş gönlünü kaptırmış ona. - Hani kalbin, her an bir halden başka bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya- Zamanla kalbinin içini, ince bir sızı sarmış genç kızın ve başlamış kalbi için için göynümeye.
Bir gün, gözü, hünkâr çadırının direğine ilişmiş. Direğin üst kısmına aşkın gücü ona, şöyle bir satır yazma cesareti vermiş:

"Seven insan neylesin"


Yavuz Sultan Selim, otağına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı fark etmiş, “Bu da ne ola ki” diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endişe derken… Almış eline kalemi şöyle bir satır da o düşmüş aynı direkteki dizenin altına.

"Hemen derdin söylesin"



Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktığında otağın direğine, sevincinden ağlamış, o küçücük kalbi heyecandan göğsüne sığmaz olmuş, yer de onun olmuş âdeta gök de… Fakat koskoca cihan sultanına ilân-ı aşkta bulunmanın, ateşle oynamak, ateş girdabına bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmış. “Varsın olsun bu aşk, buna değer diye düşünmüş.” Aldığı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamamış ama yine de içinde bir korku kurdu varmış ki genç güzelin, yüreğini her gün diş diş, burgu burgu kemiren... Aşkın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yaşayan o gencecik yüreğin imdadına yetişmiş derhâl. Bir satır daha yazmış aynı direğe

"Ya korkarsa neylesin"


Yavuz Sultan Selim, akşam çadıra döndüğünde, not düştüğü direkteki satır gelmiş aklına. Bakmış ve okumuş ki aşkın, heyecanın ve korkunun karıştığı, tezat dolu sözcüklerin buluştuğu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karşısında. Hemen o satırın altına bir mısra daha eklemiş, aşka yenik düşen koca padişah:

"Hiç korkmasın söylesin"


Bir aşkın buluşan, karmaşık ve bulanık duyguları şöyle dizilmiş direğin üzerine:
“Seven insan neylesin
Hemen derdin söylesin
Ya korkarsa neylesin
Hiç korkmasın söylesin”
Sabahın olmasını sabırla beklemiş padişah. Seher vakti sırdaşı Hasancan’ı çağırtmış, derhâl bir emir vererek: “Biz dahi merak edip onu görmek isteriz tîz elden bu kızı huzura getirin.” Emir derhâl yerine getirilmiş ki Ahu gözlü, endamı hoş, alımlı, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli… Hünkârın emriyle derhâl bir düğün alayı tertip edilmiş. Eğlenceler, yemeler içmeler…
Düğünün son gecesi, sırlarla dolu bu aşkın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülmüş, Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, şaşkına çevirmiş herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme boğulmuş. Ahu gözlü Türkmen dilberinin “Selim” diye çarpan saf ve küçük yüreği, bu büyük cihan sultanın aşkındaki sırrı kaldıramamış ve birden duruvermiş.
O çadırın direği, bu olayın canlı fakat ketum şahidi olmuş asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadığı gibi o gencecik yüreğe, buna fani alemde bir çare de bulunamamış. Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda derler ki:
“Koca hünkâr, ağlamış” ve Türkmen kızına yaptırdığı mezarın mermer tasına, şu dörtlüğü kazdırarak, dünyaya, askın gücünün karsısındaki çaresizligini en güçlü orduları yenen koca hünkâr şöyle haykırmış:
 
"Merdüm-i dideme bilmem ne füsûn etti felek 
Giryemi kıldı hûn eşkimi füzûn etti felek
Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek "
merdüm-i dide: Gözbebeği
füsun: Sihir, büyü
felek:Kader
girye:Gözyaşı,ağlayış
füzun:Çok fazla
eşk:Gözyaşı
hun:Kan
şir:Aslan
pençe-i kahr:Mahveden el, kahır pençesi
lerzan:Titreyen
ahu:Ceylan( sevgili)
zebun:Aciz, zayıf,esir

Bilmem ki gözlerime felek nasıl bir büyü yaptı ki
Gözümü kan içinde bıraktı, askımı artırdı
Benim pençemin( gücümün) korkusundan arslanlar(bile) titrerken
Felek beni bir ahu gözlüye esir etti.

Gör(ün)düğünün farkında mısın?

Gönderen Dert Ortağı 25 Ocak 2010 0 Yorum edit post | |

http://i50.tinypic.com/210cdhz.jpgKaçırma gözlerini kendi gözlerinden! Bakışlarını umursamaz bir boşluk arıyorsan, boşuna… Aynaların hepsi gözlerine tutulmuş…  Bakışların en güzeli senin gözlerine dikili. Görmelerin en özeli senin gözlerine göz koymuş, unutma…
Gözlerinin değdiği her yüz(ey)de, senden önce O’nun bakışı var. Senin kendi gözlerini görüşün, O’nun senin gözsüzlüğünü görüşünden çok sonra…  Senin kendini görmen için bile var olman gerekirken, O seni görmek için var olmanı şart koşmadı. Seni yokluğunda gördü, senin yokluğunu gördü de görür eyledi, görünür eyledi.
O görmemiş olsaydı görmen gerektiğini, gördüm diye sevdiklerin karanlıkta kalırdı. O görmemiş olsaydı görünmediğini, göründüm diye sevindiklerin yabancı kalırdı.
Gözlerini O’nun bakışından kaçırdığını sanıyorsan, kirli bir aldanış bandajıyla kör ediyorsun kendini. Bakışını hesap sorulmaz sanıp da, hesapsızca bakıyorsan, kendi kendini hiç bulamayacağın talihsiz bir körebe oyunundasın…
Kaçamak bakışlarla avladığın güzellere, senden önce O bakıyor. Nasıl olur da, zaten O’nun var ettiği yüzlere, O’na rağmen, O’ndan habersiz bakıyor olabilirsin? Kendi güzelliklerini ve zindeliklerini sergileyerek var olduğunu sanan edep yoksunları, yokluklarına acındığı için var edildiklerini nasıl görmezden gelirler? Güzel görünmelerine güvenip O’nun gördüğünü görmezden gelen “frikik verme” ustaları ve  beden simsarları, kimseler görmezken de, herkesin gözü önündeyken de, herkesin gözünden yittiğinde de kendilerini göreni nasıl bilmezler?  
Bir yere gizleneceğini sanma sakın! O’nun görmesini görmemek için baktığın her yüzde O’nun eşsiz görüşü var… O görmese nasıl güzel olurdu güzeller, nasıl güzel görürdü gözler, nasıl güzel görünürdü görünenler..

Haince kaydırdığın bakışlarının pervazında O’nun bakışı nöbet tutuyor. Hayır, hayır… Kırma aynaları boş yere; baktığın her yerde O’na görünen gözlerin önce sana hesap soruyor.
Baktıklarına bak yeniden… Kendi gözlerinin içine bak bir daha… 
Görmek ümidiyle yolunu gözlediğin her şey, ancak sana görünür hale gelince değdi gözüne… Gözlerini sana göz göre göre veren, hem gözsüzlüğünü gördü, hem gözsüzlüğünü  göremediğini gördü. Gözlerinin göreceklerini gözlerin görmeden önce gördü de gözlerinin önüne koydu. Yoksa, ne ışığa değerdi gözlerin ne de ışık görmene değer güzellere değerdi. Sadece gözlerin değil, ışık bile kör kalırdı; O görmeseydi gözlerin görmediğini.
Hâlâ her şeyi retina dediğin ışığa ve renge duyarlı tabaka sayesinde gördüğün iddiasında mısın?
Işığa duyarlı o yüzeyler sebep sadece… Bahane… O dilerse, gözsüz de görürsün güzelleri: Hiç rüya görmedin mi? O dilerse, ne kadar “açık göz” olsan da, göremezsin güzelliği: Gülleri tekmeleyenleri görmedin mi?
O istemedikçe, gözden hiç kaçmayacakları bile göremezsin!
Peki, kimselere görünmeden yapıp ettiklerinle başlattığın körebe oyununu kazanma ısrarın sürüyor mu hâlâ?
İyi bak gözlerinin içine…

Senin retinan kimsenin retinasına benzemiyor. Biriciksin gözlerinle. Herkesin gözüne değen ışık senin gözüne bambaşka bir açıyla değiyor. Başka görenler gibi değilsin, asla! Demek ki, senin gözünün içine kimsenin gözünün içine bakmadığı gibi bakmış. Sadece bakmış mı? Hâlâ bakmakta. Retinan her an o biricikliğiyle orada. Gözünün bile kör olduğu yerde. Sadece O’nun her an baktığı yerde. Farkında mısın, O şimdi gözlerinin içine yeni/den bakmakta? Sen gözlerini kapatsan da, O gözlerinden bakışını ayırmamakta…

Kimseye göstermeden yaptıklarının kimsesiz kaldıklarına emin misin?
Elindeki kudret sandığın kibir zırhını delecek bir bakışın kâinatta peşin sıra dolaşmadığına nasıl bu kadar güven duyabilirsin?
Seni kimse görmeyi bile aklına getirmezken, seni görmeyi ve göstermeyi uygun bulan Efendinin huzuruna yüzün yerde çıkmaya utanmayacak mısın?
Aklınla bulamadıklarını vahyin sana emanet ettikleriyle bulmaktan uzak durmaya daha ne kadar devam edeceksin?
Boşuna gizlenmeye kalkma… gözleniyorsun!
Gözlerin açık adresidir O’nun görmesinin…
 “Gözler onu görmez; O gözleri görür….” [En’am, 103]
Sakın unutma!

Senai Demirci

Seyreyle güzel Kudret-i Mevlâ neler eyler

Gönderen Dert Ortağı 12 Ocak 2010 0 Yorum edit post | |

http://img695.imageshack.us/img695/4531/mevla.jpg


Seyreyle güzel Kudret-i Mevlâ neler eyler
Allah’a sığın, Adl-i Taalâ neler eyler

Canan’a gönül vereli ben candan usandım
Hem düşeliden derdime dermandan usandım

Suları şikest, meyleri kalp Hazreti Hak’tan
Bir ane değin ettiğim isyandan usandım

Meyl eylemezem gayrisine tevbeler olsun
Bu ane değin ettiğim isyandan usandım

Pervane gibi yanmağı ister deli gönlüm
Her şam-u seher ah ile efgandan usandım

Kalmadı firak giryesine sonra mecalim
Vuslat dilerem Yâr’ime hicrandan usandım

Işk ile enes oldı gönül geçdi sivadan
Ben sohbet-i nas ülfet-i yârandan usandım

Çün zerre vefa bulmadım ihvan-ı zemandan
Şol yüzleri dost özleri düşmandan usandım

Vird edeyim İsmi’n hemen Hayret-i Hakk’ın
Kesret ile ünsiyet-i insandan usandım

Kuddûsî’ye vahşet golüben cümle sivadan
Der her ne ki ağyar var ise andan usandım



______________________________________________

BİLİNMEYEN KELİMELER

Şikest: Kırılmış, kırık, kırma, kırılma, yenilmiş, mağlubiyet
Mey: Şarap, bâde, hamr
Şam: Akşam
Girye: Ağlama, gözyaşı dökme
Firak: Ayrılık
Vuslat: Kavuşma, buluşma
Hicran: İç acısı, ayrılık, keder
Enes: Ünsiyet, tutkun, bağlı,
Siva: Masiva, başka, gayri,
Sohbet-i nas: İnsanlarla sohbet
Ülfet-i yârandan: Dost görüşmesi
Kesret: Çokluk, sıklık, bir şeyin ekserisi ve muazzamı, bolluk

______________________________________________________

Günümüz Türkçesine Tercümesi

(Seyreyle güzel, Mevlâ’nın kudreti neler eyler / Allah’a sığın, yüce (İlâhî) adalet neler eyler… )

(Sevgili’ye gönül vereli ben candan usandım / Derdime düştükten (beri) dermandan usandım.)

(Suları bozulmuş, içtikleri kalp; Hazreti Hakk’a / Bir an dahi ettiğim isyandan usandım.)

(Yönelmem başkasına tevbeler olsun / Bu ana kadar ettiğim isyandan usandım.)

(Deli gönül pervane gibi yanmayı ister / Sabah ve akşam ah ile inlemeden usandım.)

(Ayrılık gözyaşı dökmeye mecalim kalmadı / Yârime kavuşma dilerim; iç acısından usandım.)

(Gönül âşk ile tutkun oldu; gayrisinden geçti / Ben insan sohbetinden dost görüşmesinden usandım.)

(Çünkü zamane insanlarından zerre vefa bulamadım / Yüzleri dost, özleri (içleri) düşmandan usandım.)

(Kudretine hayret kaldığım Hakk’ın ismini anayım / Çokluk ile insanlarla görüşmekten usandım.)

(Kuddû'sî’ye (Hak’tan) gayrisi vahşet görünerek / Kuddû'sî der ki: ‘Her ne var ise ondan usandım.’ )


Şairi, Alvarlı Efe Hazretleri olarak da bilinen Hace Muhammed Lutfi'dir.HULASATÜ'L-HAKAYIK ve MEKTUBAT'I HACE MUHAMMED LUTFİ adlı tüm eserlerinin bulunduğu, Alvarlı Efe Hazretleri İlim ve Sosyal Hizmetler Vakfı tarafından hazırlanan kitapta sayfa 166’da, 100 numaralı gazeldir. Ayrıca yine 2006 yılında Hüseyin Kutlu tarafından hazırlanan HACE MUHAMMED LUTFİ (EFE HAZRETLERİ)HAYATI ŞAHSİYETİ ve ESERLERİ adlı kitapta da sayfa 162'da bestesiyle beraber yer almaktadır...'

TBMM de Masonik Simgeler mi Var?

Gönderen Dert Ortağı 08 Ocak 2010 1 Yorum

Dan Brown’ın, Washington’daki Kongre Binası’nda bulunan masonik sembolleri konu aldığı ‘Kayıp Sembol’ kitabı satış rekoruna giderken, Gazeteci Mustafa Yılmaz “Dul Kadının Oğulları” adlı kitabında, TBMM’de çok sayıda masonik işaretler bulunduğunu iddia etti

Gazeteci Mustafa Yılmaz, “Dul Kadının Oğulları-Tapınağın Türk Şövalyeleri” kitabında TBMM’yi yapan Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister ile dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda’nın mason olduğunu ve “Meclis binasına çok sayıda masonik sembol yerleştirildiğini öne sürdü.



Gazete Habertürk'te yer alan habere göre Masonların, ilk mason üstadı olarak bilinen Hiram Usta’ya saygının bir gereği olarak yaptıkları her esere mutlaka masonik semboller yerleştirdiğini iddia eden Yılmaz, bunun gerekçesini, “Büyük Üstad Hiram’ın adını sonsuza kadar yaşatma yemini” ve “Masonik hakimiyetin güç göstergesi” olarak açıkladı.

Milli Gazete’de yazarlığın yanı sıra SP Genel Başkanı Numan Kurtulmuş’un danışmanlığını da yapan Yılmaz, TBMM’deki masonik işaretleri parlamento muhabiri olarak görev yaptığı dönemde fark ettiğini belirterek, “Dikkatimi çeken bu işaretlerin izini sürdüm. 10 yıllık bir çalışmanın sonunda böyle bir kitap ortaya çıktı” dedi

TÜM SEMBOLLER VAR

Kitaptaki iddiaya göre TBMM’nin zeminindeki mermerden yapılmış şekillerde “üçgen”, “üçgen içinde göz”, “piramit”, “Kutsal Kadeh” gibi sembollerden çok sayıda bulunuyor. Üçgen içinde üç nokta; en önemli masonik sembollerden sayılıyor. “M” harfi de yine en önemli masonik işaretlerden. TBMM’de kulis girişinde yer alan esrarengiz işaretler arasında yer alan “M” harfi masonların “kutsal kadın” kabul ettiği Magdalenalı Maria’yı simgeliyor. Zeminde yine masonların kutsal kabul ettiği kadeh ve Davut’un “D” harfi de “M”nin hemen yanında yer alıyor.

TBMM İNŞAATININ ÖYKÜSÜ

TBMM binası için açılan yarışmaya 14 proje katıldı. 28 Ocak 1938’de jüri birinciliğe değer üç proje seçti. Atatürk’ün de beğendiği Clemens Holzmeister’in projesinde karar kılındı. Binanın temeli 26 Ekim 1939’da dönemin Meclis Başkanı Abdülhalik Renda tarafından atıldı. Renda 1946’ya kadar görev yaparken inşaata 2. Dünya Savaşı sırasındaki parasal sıkıntılar nedeniyle aralıklarla devam edilebildi. Renda’dan sonra 1948’e kadar Kazım Karabekir ile Ali Fuat Cebesoy, 1950’ye kadar Şükrü Saracoğlu, 1960’a kadar da Refik Koraltan başkanlık yaptı. 1957’den sonra inşaatı hızlandırılan yeni Meclis Binası, 27 Mayıs ihtilalinden sonra hizmete açıldı.

İŞTE TBMM'DEKİ GARİP SEMBOLLERDEN BAZILARI
http://img69.imageshack.us/img69/8289/0501201016151051749483m.jpg

Kitaptaki iddiaya göre üçgen içinde nokta; en önemli masonik sembollerden..

http://img69.imageshack.us/img69/4155/0501201016160351755563k.jpg
Dul Kadının Oğulları isimli kitaba göre bu M sembolü'de yine en önemli masonik işaretlerden. TBMM'deki esrarengiz işaretler arasında yer alan bu sembol yazara göre Magdelenalı Maria'yı simgeliyor. Masonlarca kutsal kadın.

http://img222.imageshack.us/img222/7200/0501201016162851772523.jpg
TBMM'deki bir başka ilginç sembol. Dul Kadının Oğulları isimli kitaba göre bu da yine masonik sembollerden..

Brown’ın aradığı kayıp semboller

Dan Brown’ın fırtınalar koparan son kitabı Kayıp Sembol’de ABD’nin başkenti Washington’daki Kongre Binası’ndaki masonik semboller işleniyor. Kitapta, Kongre binasının mimari yapısının masonik olduğu fikri işlenirken, “kutsal kadeh”, “üçgen üstünde göz” ve “M” harfi dikkat çeken semboller arasında yer alıyor. Kitapta, ayrıca “Hz. İsa’nın Son Akşam Yemeği” tablosunda Magdalenalı Maria’nın M harfi ile sembolize edildiği vurgulanıyor. Halen sırları tam olarak çözülemeyen bu resmi yapan ünlü ressam Leonardo Da Vinci’nin de bir mason olduğu belirtiliyor.

http://img707.imageshack.us/img707/7420/0501201015504920552693.jpg

KAYIP SEMBOL’DEN SONRA KAYIP KAFATASI

Kitaptaki ilginç iddialardan biri de, Mimar Sinan’ın kafatası ile ilgili.

1935 YILINDA KAYBOLDU BİR DAHA BULUNAMADI

Kitaptaki iddiaya göre dünyanın gelmiş geçmiş en büyük mimarı Mimar Sinan’ın kafatası kayıp. Bu gerçek 1940 yılında mezarda yapılan inceleme sonucu ortaya çıktı. 1940 yılında uzman bir heyet tarafından açılan mezarda şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşıldı. Çünkü Mezarda Mimar Sinan’ın bütün kemikleri bulunmasına rağmen kafatası yoktu. Bunun üzerine başlatılan araştırmada mezarın daha önce 1935 yılında bir kez daha açıldığı belirlendi.

Mezarın açılış gerekçesi, Mimar Sinan’ın Türk olduğunu ispat etmekti. Ancak incelemeden sonra Sinan’ın kafatası yerine konulmadı. Bir çok araştırmacı kayıp kafatasının peşine düştü ancak bir türlü bulunamadı. Kafatasının 1935 yılında “Antropoloji müzesinde” sergilenmek üzere alındığı iddia edildi. Ancak burada da tuhaf bir durum vardı. Çünkü kitaptaki iddiaya göre Türkiye’de hiçbir zaman antropoloji müzesi olmadı.

SİNAN’IN KAFATASI MASON LOCASINDA (MI)

Bu noktada kitap ilk kez gündeme gelen şaşırtıcı bir iddiayı ortaya attı. Mustafa Yılmaz’ın “Dul Kadının Oğulları” isimli kitabına göre sinan’ın kafatası masonlar tarafından alındı. Ve Mason Locası’nda bulunan ve mason adaylarının kabul töreninin yapıldığı “Tefekkür Odası” denilen bölüme konuldu. Masonlukta kafatası inancı bulunuyor. Bir kişi mason olurken, Karanlık ve duvarları siyah örtü ile kaplı bir odaya kapatılıyor. Tefekkür odası denen bu odada sadece bir masa ve kafatası bulunuyor.

Kitabın ayrıntılarına ulaşmak için tıklayınız

En Tuhaf İsimli Kitaplar

Gönderen Dert Ortağı 30 Aralık 2009 0 Yorum edit post | |

The Bookseller dergisi 'En Tuhaf İsimli Kitap' ödülünü verdi.

İşte en tuhaf isimli kitaplardan bazıları.




The Anger of Aubergines “Patlıcanların Öfkesi
http://www.gazellebookservices.co.uk/ImagesMaster/W150/1876756012.jpg

 
Bombproof Your Horse “Atınızı Bomba İşlemez Kılın
http://ecx.images-amazon.com/images/I/51Q37RMXRHL._SL500_AA240_.jpg

 
Coyotes I Have Known “Tanıştığım Çakallar
http://www.johnduncklee.com/files/tiny_mce/image_manager/coyotes_I_have_known.jpg

 
Fancy Coffins “Şık Tabutlar
http://ecx.images-amazon.com/images/I/511tUUB0W-L._SL500_AA240_.jpg
 
God Makes Sex Great “Seksi Harikulade Yapan Tanrı’dır”
http://static.guim.co.uk/Guardian/books/gallery/2008/aug/27/oddestbooktitleprize/GodSex-9830.jpg


The Aesthetics of the Japanese Lunchbox, “Japon Sefertası Estetiği”
http://ecx.images-amazon.com/images/I/41YPAPXYBBL._SL500_AA240_.jpg
 
Rats: For Those Who Care “Fareler: Aldırış Edenlere”
http://img.ffffound.com/static-data/assets/6/844a76c576b5aba48be465107b4b2e82d6a3939e_m.jpg
 
How to Shit in the Woods “Çalılıklara Büyük Tuvaletinizi Nasıl Yaparsınız” (‘Yitip gitmiş bir sanata çevreci bakımdan güçlü bir yaklaşım’ alt başlığını taşıyan bu sonuncusuna ‘gözden geçirilmiş 2. baskı‘ ibaresi eklenmiş.)
http://s7d4.scene7.com/is/image/Gaiam/82640?$large$
 
Knitting with Dog Hair “Köpeğinizin halıya, koltuğa, yatağa yorgana yapışan tüylerini biriktirip nasıl atkı, bere vesaire örebilirsiniz.” Alt başlık şöyle: ‘Hiç tanışmayacağınız bir koyundansa, tanıyıp sevdiğiniz bir köpeğin tüyleriyle öreceğiniz kazak daha iyidir’..
http://ecx.images-amazon.com/images/I/519AY21R8PL.jpg


Greek Rural Postmen and Their Cancellation Numbers “Yunanistan’daki Taşra 
Postacıları ve İptal Numaraları”
http://theschooloflife.typepad.com/.a/6a00e55315ea908833010534ae2309970c-320wi


People Who don’t Know They’re Dead “Öldüğünden Bihaber İnsanlar”
http://www.oddee.com/_media/imgs/articles/a251_t2.jpg

Bayramlarda Çalışırız Bayramlar İçin

Gönderen Dert Ortağı 29 Aralık 2009 0 Yorum edit post | |

Kurban bayrami tam kisin ortasina rastliyordu. O gunler bir soguktu, bir soguktu... Kar, firtina, tipi...
Eskisehir ortalarinda papaz harmani savruluyordu. Goz gozu gormuyordu disarilarda. Sular donmustu hep.
Seydi Suyu iri buz parcalari akitiyordu.
Santral kanali kapandigindan, elektriklerimiz kac gundur dogru durust yanmiyordu.
Aksam seminerlerinde kitap okuyamiyorduk, ders calisamiyorduk. Lambalar ikide bir usulca sonuveriyordu. Dersliklerimizde pelerinlerimizle oturuyorduk da, gene de isinamiyorduk.
Musluklarimizdan su akmiyordu. Ellerimizi yuzlerimizi yikamak icin dere kiyisina gidiyorduk. Icme suyumuz yoktu.
uc gun bayram iznimiz vardi, ama bu sogukta nereye gidecektik?
Koyu yakin olanlar gitti ancak.
Bayram sabahi kampana caldi. Disarida toplanilacak dediler.
Basimizi gozumuzu sararak, buzulerek ciktik.
Mudurumuz Rauf Inan merdivende bizi bekliyordu. ustunde palto bile yoktu. Ellerini arkasina baglamisti. Boz urbalari icinde, yagsiz cehresiyle bir heykel gibiydi. Savrulan karlardan gozlerini kirpistiriyordu.
O halini gorunce usulca pelerinlerimizin yakalarini indirdik. Ellerimizi cebimizden cikardik.

"Arkadaslar !" diye basladi. Bir canliydi sesi, bir heybetliydi. once yilginlik psikolojisinin zararlarini anlatti. Korkan insanin muhakkak yenilecegini ve korktuguna ugrayacagini soyledi.

Bu hava soguk evet, fakat siz isterseniz usumezsiniz, dedi. Oldugumuz yerde birkac kez sicramamizi ve kuvvetli tepinmemizi istedi.

Dedigini yaptik. Birden isinmistik sanki. Hosumuza gitmisti.

Bugun bayram, dedi. simdi birbirimizi tebrik edecegiz. Sonra yapacagimiz iki is var: Ya tekrar iceri girip siralara buzulmek, miyminti miyminti oturmak, bu uc gunu boyle faydasiz, hatta zararli gecirmek, can sikintisindan patlamak. Bosuna iclenmek. Ustelik usumek.

Yahut da kazmayi, kuregi alip, santral kanalini temizlemeye gitmek.

Emin olun gidenler, kalanlar kadar us umeyecektir. cunku, inanarak calisan insan ne sogukta usur, ne sicakta yanar. O; yucelten, dirilten, kuvvetli kilan bir heyecan icinde her turlu guclugun ustune cikmistir...

Onu hicbir karsi kuvvet yolundan alikoyamaz. Yeter ki bir insan yaptigi is in geregine inansin.

-Ben simdi kazmami kuregimi alip kanala gidiyorum, dedi. cunku kanal acilinca elektriklerimiz yanacak. Elektrik yaninca okulun isleri yoluna girecek. Kitap okuyabileceksiniz, ders calisabileceksiniz. Sulariniz akacak, yikanabileceksiniz.

Size sunu soyluyorum, bizim asil bayramimiz, yurdumuz bu gerilikten, bu karanliktan kurtuldugu gun baslayacaktir. simdilik bize dusen milletce calismak, cok calismaktir. Parolamiz su olmalidir: "Bayramlarda calisiriz bayramlar icin".

Ben gidiyorum. Gelmek isteyenler gelsin.

Heyecanlanmistik, usumemiz gecmisti.

-Hepimiz gelecegiz! diye bagirmistik.
-Bayramda calisiriz bayramlar icin!
-Bayramda calisiriz bayramlar icin!

Alti yuz kisi boyle bagirdik. Sonra da kazma kurekleri koydugumuz islige dogru bir kosusma basladi.

Insanlarin boyle canlanmasi, bir amaca dogru saldirmasi belki sadece savaslarda gorulur..

Santral havuzundan baslayarak onar metre arayla su kanalina dizildik.

ciplak Hamidiye Ovasi ayaz. Kirikkiz Dagi'ndan dogru zehir gibi bir ruzgar esiyor. Pelerinlerimizin etekleri ucusuyor.

Kazmayi vurdukca yuzlerimize buz parcalari firliyor. Bazi yerlerde kar her yeri doldurmus, kanal dumduz olmus. Nereyi kazacagiz belli degil.

Mudurumuz, ogretmenlerimiz basimizda dort donuyorlar. Bir o yana kosuyorlar, bir bu yana. oyle calisiyoruz ki, boyunlarimizdan bugu cikiyor. Bazen adam boyunda buz parcalarini elleyip cikariyoruz kiyiya. Kimisi bagiriyor, kimisi kazmalara tempo tutuyor. Bir gurultu gidiyor kanal boyunca.

Yesilyurt koyluleri evlerinin onune cikmis, bize bakiyorlar. Boyle calismamiza aliskinlar ama, bayram gunu, bu sogukta nasil donmadigimiza sasiyorlar. Yesilyurtlu arkadasimiz Azmi, -koyu yakin oldugu icin izinli ya! - bize evlerden bazlama ekmek tasiyor.

Koylu ekmegini ozlemisiz, aramizda kapisiyoruz. Yukarilardan, asagilardan ikide bir sesler yukseliyor:

-Bayramda calisiriz bayramlar icin!

Koca ova cinliyor. Taa uzaktan Hamidiye'nin, Mesudiye'nin kopekleri uruyorlar.

Bu kis gunu boyle seslere anlam veremiyorlar herhalde. Ayaz ovanin issizligi yirtiliyor.

O gun o kanalin yari yerini actik. Bir bucuk metre derinliginde, uzun, derin bir cukur karlari yara yara gitti. Ertesi gun taa bende kadar tamamladik.

Sonra merasimle suyu saldik.

Nazli bir gelin getirir gibi onunden ardindan yuruyerek, turkuler marslar soyleyerek getirdik ve gec zamanda, santral havuzuna donduk, sonra bir baktik, okulumuzun balkonuna cakili "C K E" yandi... ( cifteler Koyu Enstitusu ).

O zamanki sevincimizi nasil anlatmali? usumus ellerimiz alkistan isindi. "Ya sa var ol" seslerimiz ufuklari kapatti.

Dunyanin en icten gelen, en coskun bayrami oldu belki. Hic unutmam bir arkadasimiz kendi ellerini opuyordu. "Aferin ulan eller, diyordu, bu elektirigin yanmasinda senin de hissen var, yasasin."

Sevincten gozlerimiz yasarmisti.

Mudurumuz bir tumsege cikti. Birkac kelimeyle basarimizi tebrik etti. Her nokta koyusta "sagool!" diye bagiriyorduk..

- Simdi, dedi, depomuza su dolacak, banyoyu yakacagiz. Yikanin ve calisip basarmis insanlarin huzuru icinde uyuyun.

Iste gordunuz, inanarak calisan yapar! Amacina ulasir! Bu heyecanla calismaya devam edersek, biz Turkiye'yi de yukseltebiliriz!

-Yukseltecegiz!, diye bagirdik.
-Bayramda calisiriz bayramlar icin!
-Bayramda calisiriz bayramlar icin!
Iceri girdik, musluklardan saril saril sular akiyordu.

Birbirimizi tebrik ediyorduk.

Unutulmaz bir bayramdi."

 http://img214.imageshack.us/img214/3210/koyenstitusu.jpg
Kaynak: Talip APAYDIN'IN 1967 yilinda yayinlanan ''Karanligin Kuvveti'' adli kitabinda

Yeni Düşenler

Abonelik:

E-Posta Adresini Gir: