Ana Sayfa » Etiket İçindeki yazılar altta Tarih
Küçük bir Roma ordusunca kuşatılan kaçaklar, bir uçurumdan aşağı inerek Romalı askerleri şaşırtıp kaçmayı başardılar. Spartaküs, kendisine katılan ve sayıları 100 bine ulaşan kaçak köle ve gladyatörlerle Lucania'ya doğru yürüdü. Amansız bir çatışma sonucunda Publius Varinius'u yendi ve Thuria ile Metapontion kentlerini yağmaladı.
Spartaküs artık Güney İtalya'ya egemen olmuştu. Roma Senatosu birden tehlikenin farkına vardı. M.Ö. 72'de iki konsülün yönetimindeki güçler Spartaküs'ün üzerine gönderildi. Spartaküs onları yendikten sonra kuzeye, Alpler'e doğru yürüyüşe geçti. Gallia Cisalpina valisi onu durdurmaya çalıştıysa da, yenilgiye uğradı. Köle ordusu artık Alpler'i geçebilir ve güvenlik içinde dağılabilirdi. Ne var ki, kimse İtalya'dan ayrılmak istemedi. Spartaküs, ister istemez güneye yürümek durumunda kaldı. Lucinia'ya geri dönen ordu, orada ilk kez Marcus Crassus'a yenildi.
Spartaküs, Sicilya'ya geçmeyi tasarlayarak Messina'ya çekildi. Onları kaçırmaya söz veren korsanlar sözlerinde durmadı. Crassus köleleri kuşattıysa da, Spartaküs kuşatmayı yararak çekildi. Daha sonra, M.Ö. 71'de, savaşmakta direnen köleler Romalılarca kılıçtan geçirildi. Romalı general Pompeius, Spartaküs'ün ordusundaki çok sayıda kaçağı yakalayıp öldürdü. 6000 kişiyi tutsak alan Crassus, Appia Yolu boyunca tümünü çarmıha gerdirdi.
Spartaküs'ün cesedi ise asla bulunamadı. O dönemdeki inanışa göre tanrıların onu yanına aldığı, koruduğu gibi dedikodular yayıldı. Ancak Spartaküs'e ne olduğu asla öğrenilemedi.
Başlığa aldanıp bu iki ülke hakkında atıp tutma yapmayacağım ama Şimdi modern diye bilinen bu iki ülkenin gerçeten ne kadar pasaklı olduğunu ve bunun yüzünden bir çok deyim ve atasözünün çıktığına şahit olacaksınız.
Doğru mudur, yanlış mıdır bilinmez; ancak 1500'lü yıllar İngiltere'siyle ilgili hayli enterasan bilgiler ve bazı deyimlerin çıkış noktası... Bir dahaki sefer ellerinizi yıkarken suyun sıcaklığı tam istediğiniz gibi değilse eskiden İngiltere'de bu işlerin nasıl yapıldığını düşünün, 1500'lerde İngiltere'de işler şöyle yapılıyordu:
İnsanların çoğu Haziran'da evleniyordu. Çünkü senelik banyolarını Mayıs ayında yapıyorlar, Haziran'da hala çok kötü kokmuyorlardı.
Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu.
Ama yine de kokmaya başladıkları için gelinler vücutlarından çıkan kokuyu bastırmak amacıyla ellerinde bir buket çiçek taşıyordu. Ondan sonra oğulları ve diğer erkekler, daha sonra kadınlar, sonra çocuklar ve en son olarak da bebekler aynı suda yıkanıyordu. Bu esnada su o kadar kirli hale geliyordu ki içinde gerçekten bir şeyleri kaybetmek mümkündü. İngilizce'deki 'banyo suyuyla birlikte bebeği de atmayın' (Don't throw the baby out with the bathwater) deyimi buradan gelmektedir.
Evlerin çatıları üst üste yığılmış kamıştan yapılıyor, kamışların altında tahta bulunmuyordu.Burası hayvanların ısınabilecekleri tek yer olduğu için bütün kediler, köpekler ve diğer küçük hayvanlar (fareler, böcekler) çatıda yaşıyordu.
Yağmur yağdığı zaman çatı kayganlaşıyor ve bazen hayvanlar kayarak çatıdan aşağı düşüyordu. İngilizce'deki 'kedi-köpek yağıyor' (It's raining cats and dogs) deyimi buradan gelmektedir.
Yukarıdan evin içine düşen şeyleri engelleyecek hiçbir şey yoktu. Böceklerin ve buna benzer nesnelerin yatakların içine düşmesi büyük bir sıkıntı oluşturuyordu.
Etrafında yüksek direkler ve üstünde örtü bulunan İngiliz usulü yataklar buradan gelmektedir.
Zemin topraktı. Sadece zenginlerin zemini, topraktan başka bir şeyden yapılmıştı. "Toprak kadar fakir" (dirt poor) tabiri buradan çıkmıştır.
Zenginlerin ahşaptan yapılmış zeminleri vardı. Bunlar kışın ıslandığı zaman kayganlaşıyordu. Bunu önlemek için yere saman (thresh) seriyorlardı.
Kış boyunca saman sermeye devam ediliyordu. Bir zaman geliyordu ki kapı açılınca saman dışarıya taşıyordu. Buna mani olmak üzere kapının altına bir tahta parçası konuyordu ki bunun adı 'thresh hold' (saman tutan; Türkçesi "eşik") idi.
Yemek pişirme işlemi her zaman ateşin üzerine asılı durumdaki büyük bir kazanın içinde yapılıyordu.Her gün ateş yakılıyor ve kazana bir şeyler ilave ediliyordu.
Çoğu zaman sebze yeniyor, et pek bulunmuyordu. Akşam yahni yenirse artıklar kazanda bırakılıyor, gece boyunca soğuyan yemek ertesi gün tekrar ısıtılarak yenmeye devam ediliyordu. Bazen bu yahni çok uzun süre kazanda kalıyordu.
'Bezelye lapası sıcak, bezelye lapası soğuk, kazandaki bezelye lapası dokuz günlük' (peas porridge hot, peas porridge cold, peas porridge in the pot nine days old) tekerlemesinin menşei budur.
Bazen domuz eti buluyorlar, o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı.Bazen domuz eti buluyorlar, o zaman çok seviniyorlardı. Eve ziyaretçi gelirse domuz etlerini asarak onlara gösteriş yapıyorlardı.
Parası olanlar kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabaklar alabiliyordu. Asidi yüksek olan yiyecekler kurşunu çözerek yemeğe karışmasına sebep oluyor, böylece gıda zehirlenmelerine ve ölüme yol açıyordu.
Domatesler buna sık sık sebep olduğu için bunda sonraki yaklaşık 400 yıl boyunca domateslerin zehirli olduğu düşünülmüştü.
Çoğu insanın kalay-kurşun alaşımından yapılmış tabakları yoktu. Onun yerine tahta tabaklar kullanıyorlardı.
Çoğu zaman bu tabaklar bayat ekmekten yapılıyordu. Ekmekler o kadar bayat ve sertti ki uzun zaman kullanılabiliyordu. Bunlar hiçbir zaman yıkanmadığı için, içinde kurtlar ve küfler oluşuyordu. Kurtlu ve küflü tabaklardan yemek yiyen insanların ağızlarında 'tabak ağzı' (trench mouth) denen hastalık ortaya çıkıyordu.
Ekmek itibara göre bölüşülüyordu. İşçiler yanık olan alt kabuğu, aile orta kısmı, misafirler de üst kabuğu alırdı.
Bira ve viski içmek için kurşun kadehler kullanılıyordu. Bu bileşim insanları bazen birkaç gün şuursuz vaziyette tutabiliyordu.Yoldan geçen insanlar bunların öldüğünü sanıp defnetmek için hazırlık yapıyordu.Bunlar birkaç gün süreyle mutfak masasının üstüne yatırılıyor, aile etrafına toplanıp yiyip-içerek uyanıp uyanmayacağına bakıyordu. Buna 'uyanma' nöbeti deniyordu.
İngiltere eski ve küçük bir yerdi, insanlar ölülerini gömecek yer bulamamaya başlamıştı. Bunun için mezarları kazıp tabutları çıkarıyor, kemikleri bir 'kemik evi'ne götürüyor ve mezarı yeniden kullanıyorlardı. Tabutlar açıldığında her 25 tabutun birinde iç tarafta kazıntı izleri olduğu görüldü. Böylece insanların diri diri gömüldüğü ortaya çıktı. Buna çözüm olarak cesetlerin bileklerine bir ip bağlayıp bu ipi tabuttan dışarıya taşıyarak bir çana bağladılar. Bir kişi bütün gece boyu mezarlıkta oturup zili dinlerdi. Buna mezarlık nöbeti (graveyard shift) denirdi.
Bazıları zil sayesinde kurtulur (saved by the bell) bazıları da 'ölü zilci' (dead ringer) olurdu.
Ortaçağ'da Avrupa'daki rahibelerin yüz ve ellerinden başka yerlerini yıkamaları kesin olarak yasaklanmıştı. Kastilya Kraliçesi İsabella bile 50 yıldan fazla süren hayatı boyunca iki kez banyo yapmıştı.
Kirlilik adeti Amerika'ya da bulaşmış, Pennsylvania ve Virginia eyaletlerinde ''banyo yapmayı yasaklayan'' ya da belirli kısıtlamalar getiren kanunlar çıkarılmıştı. Philadelphia' da ise kanunla bir ay içinde birden fazla banyo yapan insanlar cezaevine gönderiliyordu.
Tuvaletle henüz tanışmayan Avrupa'da lazımlıkları sokaklara boşaltma adeti 17. yüzyıla kadar sürdü. Fransa krallarından 14.Louis, gününün belli bir zamanını lazımlığında oturarak geçirir, devlet işlerini de buradan yürütürdü
1600'lerde İstanbul'a gelen İngiliz büyükelçiler, lazımlık kullanma ve bunu da pencereden boşaltma adetleri yüzünden şehirden uzak olan Tarabya'yaki bir konağa gönderilmişti. 19. yüzyıla gelindiğinde, kesin olarak tuvalet kullanma sözü vermeleri üzerine Taksim'e taşınmalarına izin verilmişti...
TVNET’te Veis Ateş’in sunduğu Akşama Doğru programının konuğu olan işadamı Hasan Külünk, Osman Yüksel Serdengeçti’nin kendisine zamanı geldiğinde anlatması için Menemen Hadisesi hakkında bir emanet bıraktığını söyledi.
Papa II. Ioannes Paulus (Türkçeleştirilmiş: Jan Pol, asıl ismiyle Karol Józef Wojtyła) Katolik kilisesinin Polonya kökenli ilk Papa'sıydı.
Polonya Wadowice'de 18 Mayıs 1920'de dünyaya geldi. 1938'de Leh Dili ve Edebiyatı okumak üzere Jagiełło Üniversitesi'ne kaydoldu. Ancak Polonya'nın Nazi orduları tarafından işgali üniversitenin kapanmasıyla sonuçlandı.
Wojtyla, 1942'de babasını kaybettikten sonra dine ilgi duymaya başladı. 1945'te Nazi işgalinin sona ermesiyle tekrar İlahiyat Fakültesi'ne yazıldı ve Kasım 1946'da rahip unvanı aldı.
4 Temmuz 1958'de dönemin Papa'sı Pius XII tarafından Ombi Piskoposluğu ve Kraków Yardımcı Piskoposluğu görevine atandı. 30 Aralık 1963'te Kraków Başpiskoposu oldu, 26 Haziran 1967'de Papa VI. Paul tarafından kardinallik unvanıyla taltif edildi.
Papalık görevi süresinde 129 ülkeyi ziyaret ederek tarihte en çok seyehat eden liderlerden birisiydi. Pek çok dili akıcı olarak biliyordu:ana dili olan Polonyaca' da olduğu kadar İtalyanca, Fransızca, Almanca, İngilizce, İspanyolca, Portekizce, Rusça, Hırvatça, Antik Yunanca ve Latince' de de akıcı bir konuşmaya sahipti.
Konu başlıkları
Papalık
VI. Paulus'un ölümünün ardından Vatikan'daki papalık seçimi, 26 Ağustos 1978'de papalığa II. Ioannes Paulus'un geçmesiyle sonuçlandı. Ancak yeni papa, bu görevde sadece 33 gün kalabildi. Papa II. Ioannes Paulus, 28 Eylül 1978'de Vatikan'a göre eceliyle vefat etti. Başka bir iddiaya göre ise bir iç hesaplaşma neticesinde zehirlenerek öldürülmüştü.
16 Ekim 1978'de Papa seçilen Wojtyła, bu yeni görevde kendisi için seçtiği ismi, selefinden esinlenerek belirledi. II. John Paul adını alarak Papalık tahtına geçti ve 455 yıl sonra Vatikan dışından gelen ilk Papa oldu.
II. John Paul'ün, Berlin Duvarı'nın yıkılışı ve iki Almanya'nın birleşmesi ile Doğu Bloku ve Varşova Paktı'nın çöküş süreci ve SSCB'nin dağılması sürecinde büyük rol oynadığı biliniyor.[[Dosya:Jean Paul2 Sarajevo.jpg|100px|thumb|left|Aliya İzzetbegoviç, papa II. Jean Paul'ü Saraybosna Havaalanında karşılıyor (12 Nisan 1997). Uçaktan, Saraybosna'da savaş sırasında meydana gelen yıkıntıları gören Papa, "Bir daha asla savaş olmasın. Bir daha asla kin ve hoşgörüsüzlük olmasın." dedi.
Jean Paul'e yönelik suikast girişimi
II. Jean Paul'e yönelik suikast girişimi, 13 Mayıs 1981'de, 17:00'ı az geçe Mehmet Ali Ağca tarafından Browning marka 9 mm otomatik tabanca ile ateşlenen 3 mermi ile gerçekleştirilmiştir. Girişim sonucu Papa II. John Paul, elinden ve karnından vurulmuştur.
Saldırı sırasında II. John Paul, Vatikan'ın San Pietro Meydanı'nda 10 bini aşkın izleyicisini üstü açık arabası ile selamlamaktaydı. Tetikçi Ağca hemen olay yerinde yakalandı; II. John Paul 3 km ötedeki Gemelli Hastanesi'nde 5.5 saat süren bir ameliyata alındı. Yoğun kan kaybına rağmen II. John Paul ameliyattan başarı ile çıktı.
1 Şubat 1979'da gazeteci Abdi İpekçi'nin öldürülmesi olayının firari sanığı Mehmet Ali Ağca olayın sanığı olarak yakalanmıştır. Suikast girişimi İtalya'da diplomat olarak görev yapan iki Bulgar'ın tutuklaması üzerine Soğuk Savaşın iki süper gücünü karşı karşıya getirmiştir.
Vurulmasından 4 gün sonra Ağca'yı affettiğini bildiren II. Jean Paul, Ağca'yı 27 Aralık 1983'te bizzat İtalyan cezaevinde ziyaret etti.
Suikast soruşturması boyunca 128 kez ifadesi alınan Ağca her seferinde farklı bir ifade verdi. 22 Mart 1986'da İtalya yasalarına göre ömür boyu hapis cezasına çarptırıldı. Soruşturmada eylemin arkasında kimin olduğu belirlenemedi.
Berlin Duvarının yıkılması ile İtalyan istihbaratının 1999'da 600 sayfalık eski Çekoslovakya gizli polis dosyalarını ele geçirmesi üzerine eylemi planlayanlar üzerine tartışmalar yeniden hareketlendi. Dosyalarda 13 Kasım 1979 tarihinde Sovyet otoritelerinin anti-komünist aktivitelerinden ötürü II. Jean Paul'ün yerinden indirilmesi ön görülmekteydi.
Devam eden İtalya soruşturmalarında Rus Askeri Gizli Servisi'nin bu işin arkasında olduğu öne sürülmüşse de talimatı kimin verdiği hala meçhuldur.
Suikast girişimiyle yaralanan II. Jean Paul o dönemden itibaren eski sağlıklı konumunu yitirdi. Kendisini ölümden kurtaranın Meryem olduğuna inanan II. Jean Paul, Katolik inancında Meryem kültünün hararetli savunuculuğunu yapmıştır.
Suikast girişiminin nedenleri
Aslen Polonyalı olan Papa, Amerikan tezine göre Sovyet Gizli Servisi KGB ve Bulgaristan devleti tarafından öldürülmek istenmişti. Bulgarlar bu amaçla sağcı bir Türk eylemci olan Ağca ile anlaşmış ve suikasti düzenlemişlerdi. Bu iddia ABD ve Batı dünyası tarafından uzun süre kullanıldı ve Bulgar Bağlantısı olarak anıldı.
Sovyet tezine göre ise suikast Bulgar diplomatlara ve Doğu Blokuna yönelik bir komploydu. Amerikan Gizli Servisi CIA, Polonya'da örgütlenen ve Sovyet karşıtı bir muhalefetin önderliğini yürüten Dayanışma Sendikası'na destek veren Polonya asıllı Papa'ya suikast düzenletmiş, bu amaçla da Türkiye'de ülkücü militan olarak tanınan Ağca'yı kullanmıştır.
Her iki tez de bazı yanlışlar içeriyordu. Ağca ABD'nin iddia ettiği gibi solcu değildi, Sovyet gazetecilerin ileri sürdüğü gibi ülkücü bir militandı ve Bulgar gizli servisi ile ilişkisi vardı. İpekçi cinayeti sonrası hapisten kaçmış ve sahte pasaport ile Bulgaristan'a geçmişti. Orada Bulgar Gizli Servisi ile ilişkili Türk Mafyası tarafından saklanmış, bir süre sonra Avrupa'ya gönderilmişti. Ağca'nın suikastte kullandığı silah bir Nazi'ye aitti. Sovyetler Biriği, Polonya asıllı Karol Josef Wojtyla'nın 2. Jean Paul adıyla papa seçilmesinden sonraki komünizm karşıtı söyleminden oldukça rahatsızdı.
Mehmet Ali Ağca dosyası
Gazeteci-yazar Abdi İpekçi’nin öldürülmesine ilişkin idam, Papa 2. Jean Paul’e yönelik suikast girişimi nedeniyle de müebbet hapis cezasına çarptırılan Mehmet Ali Ağca, Kartal H Tipi Cezaevi’nden tahliye oldu.
İSTANBUL - Kartal H Tipi Cezaevi’nden tahliye olan Ağca’nın, gazeteci-yazar Abdi İpekçi’nin 1 Şubat 1979’da öldürülmesi olayına ilişkin çarptırıldığı idam cezası, 10 yıl hapse dönüştü. Cezaevinden kaçtıktan sonra 13 Mayıs 1981’de Papa 2. Jean Paul’e suikast girişimi sonrası yakalanan Ağca, müebbet ağır hapis cezasına mahkum edildi. Ağca, önce Papa, sonra İtalya Cumhurbaşkanı tarafından affedildi. 2000 yılında Türkiye’ye iade edilen Ağca, “gasp” suçundan 36 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
İpekçi’nin 1 Şubat 1979’da öldürülmesi olayıyla ilgili 25 Haziran 1979’da gözaltına alınan Ağca, 11 Temmuz 1979’da tutuklandı. Ağca, 25 Kasım 1979 tarihinde ise tutuklu bulunduğu Maltepe Askeri Cezaevi’nden firar etti. İpekçi’nin öldürülmesine ilişkin İstanbul 1 No’lu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi’nde gıyabında yargılanan Ağca’ya, 28 Nisan 1980’de idam cezası verildi.
Papa 2. Jean Paul’e yönelik 13 Mayıs 1981’de Saint Pierre Meydanı’nda suikast girişiminde bulunan Mehmet Ali Ağca, olay sonrası yakalanarak müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Olaydan sonra Ağca’yı “vicdanen affettiğini” belirten Papa 2. Jean Paul, 27 Aralık 1983’te de Ağca’yı hücresinde ziyaret etti.
Ağca, 1996 yılında bir İtalyan televizyonuna verdiği röportajda, 15 yıldır tutuklu bulunduğunu, Vatikan’dan kendisini affetmesini ve serbest bırakmasını istediğini söyledi. Vatikan’ın ise bu röportaja ilişkin yaptığı yazılı açıklamada, Mehmet Ali Ağca’nın salıverilmesi için herhangi bir girişim olmadığı belirtilerek, Papa 2. Jean Paul’un Ağca’yı zaten affettiği kaydedildi.
AĞCA’NIN AVUKATLARINDAN AF VE İADE TALEBİ
Ağca’nın avukatları Marina Magistrelli ve Gianni Marasca, 1996 yılının Eylül ayında İtalyan Adalet Bakanlığı’na resmen başvurarak, Ağca’nın Türkiye’ye iadesini talep etti. Ağca’nın avukatları, taleplerini, İtalyan Anayasası’nda da yer alan “Bir tutuklunun, cezasını ileride kendi toplumuna yeniden katılabileceği bir çevrede, özellikle de cezasının son kısmını ailesine yakın geçirmesi” prensibine dayandırdı.
Avukatlar, aynı zamanda dönemin İtalya Cumhurbaşkanı Oscar Luigi Scalfaro’ya gönderdikleri bir dilekçeyle de Ağca için af veya ceza indirimi istedi. Bu talebin ardından Ağca ve avukatları, çeşitli şekillerde bu isteklerini tekrarladı. Ağca da birçok kez Papa 2. Jean Paul’e bu konuya ilişkin mektup gönderdi. Ağca’nın, Mart 1999’da Papa’ya bir mektup yazarak, 2000 yılı kutlamaları nedeniyle affını, hiç olmazsa Türkiye’ye iadesini istemesi üzerine 18 Mart 1999’da bir açıklama yapan Vatikan Sözcüsü Joaquin Navarro Valls, Papa’nın, Ağca’nın affına veya Türkiye’ye iadesine karşı olmadığını belirterek, dönemin Adalet Bakanı Oliviero Diliberto’nun bu konuda karar vermesi gerektiğini ifade etti.
Ağca imzaya gelmedi
Vatikan’ın 2000 yılının Mayıs ayında yaptığı açıklamada, “1917 yılında Portekiz’in Fatima Köyü’nde göründüğü 3 çoban çocuğa 3 sır veren Meryem Ana’nın verdiği son sır, Papa suikastıydı” denilmesinden sonra Ağca ile görüşen avukatı Marina Magistrelli, “Ağca, 1985 yılında Fatima’nın üçüncü sırrının açıklanmasını istiyordu. Bu olaya alet olduğundan dolayı oldukça şüpheliydi. Ondan dolayı da (Meryem Ana’yı gören 3 çocuktan şu anda hayatta olan Lucia Santos tüm bunları biliyordu. Silahı elime Şeytan verdi) diye söyledi” açıklamasını yaptı.
İtalya Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, 13 Haziran 2000’de Cumhurbaşkanı Carlo Azeglio Ciampi’nin Mehmet Ali Ağca’nın affını, Adalet Bakanı Piero Fassino’nun ise Türkiye’ye iade kararını imzaladığını açıkladı.
TÜRKİYE’YE İADESİ VE YARGILANMASI
Ağca 2000 yılında Türkiye'ye iade edildi.
Ancona Cezaevi’nde 19 yıl tutuklu kalan Ağca, 14 Haziran 2000 tarihinde özel bir uçakla İstanbul’a getirilerek, hakkındaki yakalama emri uyarınca Kartal H Tipi Cezaevi’ne konuldu.
Ağca, birleştirilen 2 ayrı dava kapsamında Kadıköy 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, 3 Nisan 1979’da Cengiz Aydos’un sahibi olduğu 34 EL 919plakalı taksinin gasp edilmesi, 4 Nisan 1979’da Koşuyolu Fruko Gazoz deposundan para alınması, 22 Mart 1979’da Kızıltoprak’taki Yıldırım Kuyumcusu’nun soyulması olaylarına ilişkin yargılandı. Mahkeme heyeti, 18 Aralık 2000 tarihinde davayı karara bağlayarak, Kızıltoprak’taki Yıldırım Kuyumcusu’nun soyulması ve 6136 sayılı “Ateşli Silahlar Kanunu’na muhalefet” suçlarından açılan davanın zaman aşımı nedeniyle düşmesine hükmetti. Mahkeme heyeti, Ağca’yı, Cengiz Aydos’un kullandığı ticari otomobilin gasp edilmesi ve Fruko Gazoz Deposu’nun kasasından para alınması olaylarına ilişkin ise toplam 36 yıl ağır hapis cezasına çarptırdı.
Ağca’nın avukatlarının, müvekkillerinin 4616 sayılı Şartla Salıverme ve Cezaların Ertelenmesine İlişkin Yasa’dan faydalanması ve bu kapsamda serbest bırakılması için 2000 yılı Aralık ayında yaptıkları başvuru, Kartal 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nce reddedildi. Avukatlar, bu karara yaptıkları itirazlardan da sonuç alamadı.
Mehmet Ali Ağca’nın, gazeteci-yazar Abdi İpekçi’nin öldürülmesine ilişkin çarptırıldığı idam cezasının infazı, 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın geçici 1. maddesinin “8 Nisan 1991 tarihine kadarişlenen suçlarda verilen idam cezalarının uygulanamayacağını, bunun yerine 10 yıl boyunca hapiste kalmayı” öngörmesi nedeniyle 10 yıl hapis cezası haline geldi.
Ağca’nın “gasp” suçundan aldığı 36 yıllık ağır hapis cezasının infazı da 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasası’nın ilgili maddesi uyarınca 7 yıl 2 aya dönüştü.
Mehmet Ali Ağca, yaklaşık 5.5 yıldır hükümlü bulunduğu Kartal H Tipi Cezaevi'nden tahliye oldu.
Mehmet Ali Ağca, yeni TCK’daki lehine olan hükümler de göz önüne alınarak yaklaşık 5.5 yıldır hükümlü bulunduğu Kartal H Tipi Cezaevi’nden 12 Ocak 2006 günü tahliye edildi.
Kaynak: Wikipedia - 1 - Wikipedia -2 NtvMsnbc
Merhaba iyi akşamlar arkadaşlar biliyorsunuz bu ara meşhur Dersim İsyanı ve sonuçları Bu konu üzerine hafif bir interneti kurcaladğımda aldığım sonuçları sizinle paylaşmak istiyorum. Noktasına virgülüne dokunmadan kendi yorumumuz olmadan Bir tarafta Taraf gazetesinde 2008 Yılında çıkmış bir köşe yazısının buraya ekleyeceğim. Bundan önce de Bu konuyu belgesel olarak hazırlanmış videosunu buraya koyacağım Bu şekilde özellikle yeni nesilin en azından dersim dediklerinde ne demek istediklerini biraz olsun anlama imkanı sağlabileceğiz. Tabi okumak ya da izlemek zahmetine katlananaları.
Ayşe Hür / Taraf
DERSİM'E RESMÎ BAKIŞ
Hatırlarsanız, 19-23 Ekim 2008 tarihleri arasında Taraf'ta yayınlanan 'Osmanlı'dan Günümüze Kürtler ve Devlet' başlıklı yazı dizisinin 'Devletin isyanları önleme reçetesi' adlı dördüncü bölümünü şöyle bitirmiştim: "Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, Şubat 1926'da hükümete sunduğu raporda, "Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbanbaşıdır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti için mutlaka lazımdır" demişti. 1931'de Birinci Umumi Müfettişi İbrahim Tali (Öngören) yöntemi açıkladı: "A. Bütün Dersimin hariçle münasebetini kat ederek (keserek) bu yüzden taarruzlarına ve ticaretlerine mani olmak, aç kalacak halkı zamanla kendiliğinden ilticaya icbar etmek (zorlamak) ve şu suretle Dersimi fenalardan tahliye. B. Her tarafı esaslı surette kapadıktan sonra ihata çenberini tedricen darlaştırmak ve fenalıklardan dolayı yakalananları derhal Dersimden çıkarak Garba atmak ve serpiştirmek."
OKŞAMAKLA OLMAZ
"Erkânı Harbiye Reisi'ne verilen raporda ise açık konuşulmuştu: "Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Silahlı kuvvetlerin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil eder. Dersim evvela koloni gibi nazarı itibara alınmalı. Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve tedricen öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır."... Bu konuya önümüzdeki haftalarda, 3 Ağustos 2008 tarihli 'Kürtleri imha etmek fikri kime aitti?' başlıklı yazımı tekzip eden Sayın Nilüfer Bayar Gürsoy'un mektubuna cevap verirken değineceğim." Bu hafta, Tayip Erdoğan'ın 'Tek devlet, tek bayrağa karşı olan buyursun beğendiği yere gitsin', Vecdi Gönül'ün 'Rumlar ve Ermenler devam etseydi bugün aynı milli devlet olur muyduk?' vecizeleriyle sembolize olan ırkçı zihniyetin en kanlı tezahürlerinden olan 1937-1938 Dersim harekâtlarının tarihçesini, önümüzdeki hafta ise söz konusu mektubu yayımlayacağım. Böylece her iki tarafın da ne dediği daha iyi anlaşılacak.
* * *
Bugün Tunceli, Bingöl, Erzincan, Elazığ'ı da içine alan bölgeye MÖ. 6 yüzyılda Pers Kralı Darius'un egemenliğinden dolayı Dranis deniyordu. Bundan 200 yıl sonra Yunan ülkesinden kalkıp Pers ülkesine giden efsanevi 'On Binlerin Yürüyüşü'nü anlatan Xenophon'un Anabasis eserinde bölgenin adı Derxene olarak geçer. Ermenicenin ilk kez yazı dili olarak kullanılmaya başladığı 5. yüzyıla ait Ermeni kaynaklarında bölgeden Derjan diye söz edilir. Bitlis hükümdarı (Kürt düşmanı) Şeref Han Bitlisi'nin 1597'de kaleme aldığı Şerefname'de ise "Derzini, içinde büyük bir kilise bulunan bir kaledir. Kale ahlaksız kâfirlerin elinde bulunduğu sırada, ona Derzir adını verirlerdi. Kaleyi Habil ve Kâbil istila ettikten sonra, adı kullanıla kullanıla Derzini şeklini aldı" satırlarını okuruz. Bütün bunların 'Dersim' adının erken biçimleri olduğu sanılır.
Genel olarak, Dersim adının Farsçada 'kapı' anlamına gelen 'der' ile 'gümüş' anlamına gelen 'sim' kelimelerinden geldiği kabul edilir. Eski Ermeni kaynaklarında bölgede bolca gümüş olduğundan söz edilir ama bugün buna dair tek kanıt, komşu Gümüşhane ilidir. 7. yüzyılda yaşamış büyük Ermeni tarihçisi Horenli Musa ise bölgenin ismini, 'Sim' asıllı bir Ermeni soylusuna bağlar.
ESAS DERSİM
Tarihsel ve kültürel açıdan büyük öneme sahip olan Esas/Merkezi/Gerçek Dersim olarak adlandırılan bölge, bazı kaynaklara göre Tujik (Abbasan) ve Kutu Deresi mıntıkaları, bazı kaynaklara göre Munzur Çayı ile Pülümür Suyu (Harçik) arasındaki dağlık bölge, bazı kaynaklara göre ise Halvori, Mazgirt ve Kiğı'nın gerisindeki dağlık bölgedir. Çemişgezek ve Pertek'in de kısmen içinde bulunduğu Ovacık ve Hozat bölgesine 'Batı Dersim'; Pülümür, Nazimiye ve Mazgirt'i içine alan bölgeye ise 'Doğu Dersim' denir.
1847 yılında Dersim Sancağı Erzurum vilayetine, 1859'da Harput vilayetine bağlanmıştır. Dersim adının haritalarda boy göstermesi bundan sonra olmuştur. Bu tarihten sonra bazen sancak bazen vilayet olan Dersim 1923 sonrasında vilayet yapılmış ama 1926'da lağvedilerek kazaları Erzincan ve Elazığ vilayetleri arasında bölüştürülmüştür.
PROTO ERMENİLER
Kendilerini Şafi Kürtlerden ayırmaya özen gösteren Kızılbaş (Alevi) Dersimlilerin etnik kimliği tartışılan bir konudur. 'Erken Dersimliler' denilen Kırmanclar birçok kaynakta 'proto-Ermeni' olarak tanımlanmaktadır. İddialara göre, Ermeniler tarih içinde büyük ölçüde Aleviliğe geçmiş, ama Surp Sarkis, Gağant, Zadik, Vartavar gibi eski inanç ve geleneklerini kendi içlerinde yaşatmaya devam etmişlerdir. 'Geç Dersimliler' ise Zazaca (Dımıli) konuşan Şeyh Hasananlılar (Abbasan, Ferhadan, Karabalan, Kureyşan) ve Seydanlılar (Kalan, Kevan, Koçan) aşiretleridir. Ancak Zazacayı Kürtçenin bir lehçesi sayanlar hepsinin kimliğini Kürt olarak tanımlarken, Zazacayı Kürtçeden ayrı bir dil olarak değerlendirenler Zaza ve Kürt şeklinde iki farklı etnik kimlikten söz edilmesi gerektiğini savunurlar.
KIZILBAŞ DERSİMLİLER
Osmanlı belgelerinde bölgedeki aşiretlerden genel olarak 'Dirsimli' veya 'Dujik/Duşik' aşiretleri olarak söz edilir ve hepsi 'Ekrâd (Kürtler) taifesinden' olarak sınıflandırır. Yalnızca Zazaca konuşan Balabanlar'ın Yörükan taifesinden Türkler olduğu söylenir.
Kızılbaş Kürtlerin yurdu Dersim'i hükümetin gözünde 'çıban başı' yapan, Dersimlilerin Osmanlı'dan beri alışık oldukları gibi özerk yaşamak istemeleri, devlete vergi ve asker vermeye yanaşmamalarıydı. Ama Cumhuriyet kadroları işi kökten halletmeye kararlıydılar. 1925 Şeyh Said, 1926-1930 Ağrı isyanlarının bastırılmasından sonra sıra Dersim'e gelmişti. 14 Haziran 1934'te Türkiye'yi etnisite esasına göre üç bölgeye ayıran 2510 sayılı İskan Kanunu çıkarıldı. 25 Aralık 1935'de bir nevi sıkıyönetim kanunu olan 2884 sayılı Tunceli İlinin İdaresi Hakkındaki Kanun çıkarıldı ve Dersim'in adı Tunceli ('Tunç Eli') olarak değiştirildi. Ardından Birinci Umumi Müfettişlik bölgesi kapsamında bulunan Elazığ, Tunceli, Erzincan ve Bingöl'ü içeren Elazığ merkezli Dördüncü Genel Valilik kuruldu. Bu genel valiliğin başına General Abdullah Alpdoğan atandı. Alpdoğan Paşa, 1921'deki Koçgiri ayaklanmasını gaddarca bastıran Sakallı Nurettin Paşa'nın damadıydı ve aynen kayınpederi gibi çok sert bir askerdi.
1937 ISLAHAT PROGRAMI
Bölgeye dair izlenim ve önerilerini 1935'te hazırladığı 'Şark Raporu'nda belirtmiş olan Başbakan İsmet İnönü 18 Haziran 1937'de Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın da katıldığı Bakanlar Kurulu toplantısında Dersim için 'Islahat Programı'nı açıkladı. Programa göre, Dersim'e yol, köprü, okul, kışla yapılacak, askerlik ve vergi işleri düzene konulacak, ağalık, derebeylik, şeyhlik kökünden kaldırılacak, zorbaların malları devlete geçecek, halka toprak, ziraat aletleri ve tohumluk verilecekti. Dersim'i haydut yatağı durumuna getirenler, Batı illerine nakledilecek, orada iskân edilip, namuslu, eğitilmiş vatandaşlar haline getirileceklerdi. Dersim tamamen boşaltılacak ve burada Bakanlar Kurulu'nun izni olmadan kimse oturmayacak ve yerleşmeyecekti. Böylece, resmi tarih tezine göre 'Horasan'dan gelme öz Sünni Türk olan ama sonradan Kızılbaş Kürtlere dönüşen Dersimliler', asıl çevrelerine, benliklerine kavuşacaktı. İnönü'nün açıkladığı önlemler arasında "Türklerin yoğun olduğu yerlerde kız ve erkek yatılı okulları açılarak Dersim'den beş yaşını doldurmuş kız ve erkek çocukların okutulup büyütülmesi, bunların kendi aralarında evlendirilerek, kendi ana ve babalarından kalan mallar ve mülklerin içinde birer Türk yuvası haline getirilmesi' de vardı.
Aslında daha program hazırlanırken, jandarmaca aranan 3.700 kişiden 2 bini güvenlik güçlerine teslim olmuş, 'asayişsizlik' olaylarında önemli bir azalma kaydedilmişti. Direnen tek kesim, Kutu deresine saklanan Seyit Rıza ve yandaşlarıydı.
KEÇİLERİN MEŞE YAPRAĞI
Direnişçilerin endişelerini ve devletin onlara bakışını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman'ın Tan gazetesindeki haber gayet iyi anlatıyordu. Gazetenin diliyle 'Hayatı başlı başına bir çapulculuk tarihi teşkil eden' Abbasuşağı aşiretinin lideri Seyit Rıza adlı şerir (haydut) saltanat devrinden beri kati bir darbe yemediği için gitgide, servetini melanetleri kadar çoğaltabilmişti, ama hükümetin Tunçeli mıntıkasını imar ve ıslah işine başladığını görür görmez fena hiddetlenmiş, elindeki nüfuzun ve derebeylik kuvvetinin gitmemesi için' çare düşünmüştü. Gazeteye göre Seyit Rıza halkı şu iddialarla kışkırtıyordu: 1) Aşiret kadınlarının namusu tehlikededir. Bunlar gündüzleri kocalarının, geceleri karakolla efradının malı olacaktır. 2) Hükümetin yaptırdığı karakollar, yakında bu mıntıkadan sürülecek olan aşiretlere posta mevkii olmak içindir. 3) Köylerdeki bütün halk, bir yere toplanacak, bir sıraya yapılacak evlerin içerisine tıkılacak, bu evlerin yalnız iki kapısı olacak, bu kapıların önünde birer polis bekleyecektir. 4) Ekmek ve odun vesika ile verilecektir. 5) Keçilere verilen meşe yaprağı bile vesikaya bağlanacaktır. 6) Halkın bütün kazandığı elinden alınacaktır.
HALVORİ TOPLANTISI
Gazete, bu propagandalara kanan Abbasuşağı, Yusufhan, Demenan, Haydaran, Kureyşan ve Bahtiyar aşiretlerinin, ilk olarak Seyit Rıza tarafından 'birer tek şeker veya birer lokma ekmek, keçekülah göndermek suretiyle' yapılan davetlere uyarak Haydaran aşireti içinde Kürpik'te toplandıklarını belirtiyor, 'muhteris ve mel'un bir zihniyet' taşıdığını iddia ettiği Demenan aşiretinin lideri Cebrail'in "Mektep, nahiye, bizim nemize?... Bunları ortadan kaldırmalıyız!... Hepsini hemen yakmalıyız!" diyerek isyanın işaretini verdiğini söylüyordu. Haber şöyle devam ediyordu: [T]oplantıların hemen hemen en mühimi olan Halvori toplantısı[na da] ...davet bermutat teklif ve kabul masasına birer tek şeker, bir lokma ekmek ve keçekülah göndermek suretile olmuştur. Seyit Rıza, bu toplantıda bulunmak üzere Munzur suyu kıyılarına bizzat inmiştir. Karşı sahilde bulunan Cebrail ile uzaktan uzağa bağırmak suretile konuşulmuştur. Hava biraz bozuk olduğu için hayli zahmet de çekilmiştir. Cebrail Seyit Rıza'dan daha kuvvetli tedbirler almasını istemiş, Seyit Rıza bu işte sonuna kadar elbirliğile yürünüleceğini, devlete karşı ne mümkünse yapılacağını, hükümet kuvvetlerine karşı bir cephe teşkil edilmek üzere aşiretlerin tamamile el ele vererek çarpışacağını ve bunun içinde aşiretler arasındaki şahsi kan ve kin davalarının şimdilik tamamile unutulmuş addedileceğini söylemiştir. Mahut şerirlerden Hisso Seydo da bu toplantıda bulunmuş, aht ve peyman manasına olarak Munzur suyundan bir avuç içilmiştir..." (12 Kasım 1937, Tan)
BOMBARDIMAN UÇAKLARI
İki aşiret reisinin Munzur'un iki yakasından birbirine bağırmasını 'en mühim toplantı' diye sunan Tan gazetesinin niyeti tam olarak anlaşılmayan merkeze yönelik çevresel bir tepkiden ibaret olan olayı 'büyük bir isyan' olarak gösterme gayretleri gerçekten gülünçtür, ancak Kızılbaş Dersimliler ile Türk ulus-devleti arasındaki savaşın sonu çok hazindir. 20 Eylül'de İsmet İnönü Atatürk tarafından görevinden alınmış ve başbakanlığa Celal Bayar getirilmiş, bütçeye 1 milyon liraya yakın tahsisat konulmuş, ardından Diyarbakır'dan kalkan üç uçak filosu bölgeye bombalar yağdırmıştır. Bu uçaklardan birini Mustafa Kemal'in manevi kızı ve Türkiye'nin 'ilk kadın pilotu' Sabiha Gökçen kullanmıştır. (Sabiha Gökçen meselesine bir başka yazıda döneceğim.) Seyit Rıza'nın aşiretine sığınan Koçgirili Alişer ve karısı Zarife öldürüldükten sonra Seyit Rıza ve iki adamı, bazı kaynaklara göre 5 Ekim'de, bazılarına göre 10 Ekim'de, kendilerine güvence veren Erzincan Valisi'ne teslim olmaya giderken tutuklanmışlardır. Dersim'in siyasi önderlerinden Baytar Nuri Dersimi ise yurt dışına kaçmayı başarmıştır.
YARGILANMALAR
Seyit Rıza ve yandaşlarının duruşması 18 Ekim 1938'de Elazığ'da başlar. Bundan sonrasını resmi görüşe yakın Ahmet Emin Yalman'ın Tan gazetesinden izleyelim: "Seyit Rıza 18 Ekim günkü duruşmada Demirhan, Haydaran ve Yusufhan aşiretlerinin elebaşlarının 20 Martta Kahmut köprüsünü yaktıklarına dair ifade veren şahide "Allaha, devlete karşı gelmek için kudurmuş muyum ben!?" diye haykırdı ve el kaldırdı. Sonra şahit Muhindili Hüseyin dinlendi... Kamer şöyle haykırmış. "Başına şapka koydun da adam mı oldun?" Şahit aşiret reislerinin yanında bir Ermeni casusuna rastladığını da söyledi. Yine bu şahidin ifadesine göre aşiret reisleri bir devlet kurmak için su içmek suretile yemin etmişler. Hüseyin Demirhanlıları ikna etmiş fakat Seyit Rıza şöyle bağırmış: "Su için yemininden dönmez!"
Şahidin bu ifadesi hakkında ne diyeceği Seyit Rızaya soruldu, kat'iyen inkâr etti. Yusufhan aşireti reisi de şahidi ithama çalıştı ve dedi ki: "Bu adam casustur, şeyh oğludur. Bizi teslim olmamaya teşvik etti." Bundan sonra şahit Hıdır çağrıldı ve isyanın başlangıcı hakkında malumat verdi, dedi ki: "Reisler, kabile halkına, devlet kurmak için Ermeni'den dört milyon altın geldi, demişler. Reislerden Hiso da Seyit Rıza'nın evinde plan çizmiş:" Şahidin ifadesi hakkında diyecekler sorulduğu zaman inkar etti. ... Mahkeme ayın 22 sine bırakıldı. (19 Ekim 1937, Tan)
Seyit Rıza İtiraf Ediyor
Tunçeli isyanı maznunlarının muhakemelerine bugün de devam edildi. ... Bugünkü celsede bir kısım suçluların mazbut ifadeleri okundu. Dinlenen şahitler, karakolu basanların Seyit Rızanın aşiretinden ve damatlarından olduğunu, Şeyvan (Seyhanlı) aşireti reisi Hasso Seydonun da askeri mühimmatı yağman edenler arasında bulunduğu söylediler. Bu celsede en dikkate değer taraf Seyit Rıza'nın torununun şahadeti oldu. Bu torun, dedesinin 60 silahlı şahısla beraber olduğunu anlattı. Verdiği tafsilat karşısında Seyit Rıza bir hayli şaşkınlıklar geçirdi ve tevil yollu cevaplar vermek mecburiyetinde kaldı. Seyit Rıza'nın adamlarından Zeynel'in ifadesi de suçluları şaşırttı ve aşiret reislerini itirafa mecbur bıraktı.... (23 Ekim 1937, Tan)
Seyit Rıza ve Avenesinin Muhakemesi
Tunceli isyanı maznunlarının bugün de muhakemelerine geç vakte kadar devam edildi. Bugünkü mahkemede isyan hadisesine ait Nazimiye Hozat Malazgirt kaymakamlarının o sırada verdikleri raporlar ve suçluların silahlı olarak devlet kuvvetlerine karşı geldiklerine dair delilli telgrafları okundu. Suçlular inkâra devam etmişlerdir. Muhakeme ayın üçüne kaldı. (2 Kasım 1939, Tan)
Tunceli isyanı suçlularının muhakemelerine bugün de devam edildi.
Mahut Seyit Rıza ve suç ortakları yine mahkemenin karşısına çıktılar. Bugünkü celsede iddia makamı iddiasını okuyarak, suçlulardan bir kısmının Türk Ceza Kanunu'nun 149. maddesinin ikinci fıkrasına göre cezalandırılmasını, bir kısmının da yine ayni maddenin üçüncü fıkrasına göre cezalandırılmalarını istedi. Neticede muhakeme müdafaa için Cumartesiye kaldı. İkinci fıkraya göre cezaları istenilenler arasında Sergerde Şeyh Rıza ve oğlu ve aveneleri bulunmaktadır. Bunlar hakkında istenilen ceza idamdır. (5 Kasım 1937, Tan)
Dersim Şakilerinin Sorgusu
Dersim şakilerinin elebaşısı mahut Seyit Rıza, çok bitkin bir vaziyettedir. Muhakemenin son celselerinde suçlular, tamami(y)le şaşalamış bir vaziyetteydiler. Birbirlerini itham ediyorlardı. Seyit Rıza'nın mahkemede okunan mektuplarında, çok küstahça ve ahmakça satırlar vardır. Seyit Rıza, takip müfrezeleri çekilmediği takdirde çok kan döküleceğini, kendisinin 70 aşireti(y)le başka yere gideceğini, hükümete katiyen teslim olmayacağını yazmaktadır.... Müddeiumumînin (savcının) geçen celsede okuduğu iddianamede yalnız dokuz kişinin beraatı istenilmektedir. Kararın şu günlerde tefhim edilmesi (açıklanması) muhtemeldir. (8 Kasım 1939, Tan)
Atatürk Doğu Seyahatine Çıkıyor
Cumhurreisimiz Atatürk'ün, bugünlerde Şarki ve Cenubi Anadolu'da geniş bir tetkik seyahatine çıkmaları muhtemeldir. Büyük Şefimizin bu seyahat esnasında Mersin veya Antalya'dan vapurla İstanbul'a geçmeleri de ihtimal dahilinde görülüyor. Başvekilimiz Celal Bayar ile Dahiliye Vekili ve Parti Genel Sekreteri Şükrü Kaya ve Nafıa Vekili Ali Çetinkaya'nın da bu seyahat esnasında Atatürk'ün beraberlerinde bulunacakları öğrenilmektedir. Nafıa vekilimiz bu seyahat esnasında Diyarbekir-Cizre hattının temel atma töreninde bulunacaktır. (9 Kasım 1937, Tan)
Büyük Şefin Seyahati
Atatürk Dün Akşam Şark Vilayetlerine Bir Tetkik Seyahatine Çıktılar Beraberlerinde Başvekil Celal Bayar ile Dahiliye ve Nafıa Vekillerimiz de Bulunuyor (13 Kasım 1937, Tan)
Dersim Şakilerinin Akıbeti
Seyit Rıza, Oğlu ve Avenesi Dün Sabah Elazizde İdam Edildiler. Tunceli hadisesine ait muhakeme hitam bulmuştur (bitmiştir). Tunçeli'de isyan eden 58 suçluya ait karar tefhim edilmiştir. Bu karara göre suçlulardan 11 i idama mahkûm olmuş fakat içlerinden dördü hakkında idam cezası yaşların geçkin olmalarından dolayı 30 sene ağır hapse tahvil edilmiştir. Diğer yedi idam mahkûmları şunlardır: Seyit Rıza ile oğlu Hüseyin ve Seyhanlı aşireti reisi Hasso Seydi ve Yusufhanlı aşiret reisi Kamer oğlu Fındık ve Demenanlı aşiret reisi Cebrail oğlu Hasan, Kureyşanlı Ulikeye oğlu Hasan ve Mirza Ali oğlu Alidir. İdam hükümleri bu sabah infaz edilmiştir. 14 Suçlu hakkında beraat kararı verilmiştir. Diğer suçlular da muhtelif ağır cezalara mahkûm olmuşlardır. (16 Kasım 1937, Tan)
Cumhurreisi Dün Elaziz'de Karşılandı
Cumhurreisimiz Atatürk, bugün saat 13'te Elaziz'i ilk defa olarak şereflendirdiler. Elazizliler, Büyük şefe karşı emsalsiz karşılama tezahüratı yapıyorlardı. Önderimizin şehre ayak basmaları top ateşile selamlandı ve Atamız, kendilerini karşılayan mekteplilere, askerlere iltifatlarda bulundular. (...)
Atatürk maiyetlerinde Başvekil Bayar, Dahiliye ve Nafıa Vekilleri, orgeneral Kazım Orbay, Umumi Müfettiş Korgeneral Alpdoğan ve diğer zevat olduğu halde Tunceli'ne gitmişlerdir. Yolda Muratsuyu üzerindeki eski köprüden geçilerek eski Pertek kalesinin bulunduğu saha önünden Hozat deresi üzerinde inşa edilmiş olan beton köprüye gidildi ve Türk tekniğinin yüksek bir eseri olan bu köprünün kurdelesi bizzat Atatürk tarafından kesilmek suretiyle küşat resmi (açılış töreni) yapıldı. Bu köprünün eski adı Soyungeç ve Sungeç olduğu hakkındaki maruzat üzerine Atatürk dilimize telaffuz itibarile en kolay şekli olan Singeç adı verilmesini tensip ettiler. Dönüşte Muratsuyu üzerinde kurulmakta olan yüz metre uzunlundaki Pertek köprüsünün başına gidildi.
Atatürk köprünün fenni, mali, ve iktisadi bakımlarından kıymet ve ehemmiyeti hakkında mütehassıslar tarafından verilen malumatı dinledikten sonra Pertek kaza merkezini teşrif buyurdular. Kasaba methalinden Halkevine kadar giden yol üzerinde Atatürk'ün kudumüne intizar eden büyük bir kalabalık yüce Önderi candan gelen tezahürlerle alkışlamışlardır.
Kasaba methalinden itibaren yürüyerek gelen Atatürk, minimini mektep çocuklarının önünde durarak bunlarla ayrı ayrı konuşmuş ve içlerinden bazılarının yüzünde sivrisinek ısırmasından hâsıl olan çıban hakkında kaza doktorundan izahat alarak bunun sebebi ve tedavisi üzerinde esaslı tetkikat yapılmasını emir buyurmuşlardır.
Atatürk Pertek Halkevini ve salonunu gezmişler, kütüphane ve sahnesile diğer tesisatını çok beğenmişlerdir. Pertek'ten coşkun uğurlama tezahürleri arasında ayrılan Atatürk saat 17 de Elaziz'e avdet buyurmuşlardır... (18 Kasım 193, Tan)
SEYİT RIZA'NIN İDAMI
O döneme Malatya Emniyet Müdürlüğü'nde görevli olan ve Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensür'in emriyle, Diyarbakır'da yeni yapılan Singeç köprüsünü açmaya gidecek olan Atatürk'ten Seyit Rıza'nın hayatının bağışlanmasını isteyecek '6 bin beyaz donluya meydan vermemek' için, duruma el koyan İhsan Sabri Çağlayangil'e göre usule itiraz eden savcı izinli sayılarak göreve yardımcı getirilmiş, okuma yazma ve Türkçe bilmeyen sanıklara ne iddianame, ne avukat verilmiş, asabilmek için Seyit Rıza'nın yaşı 57'ye indirilmiş, oğlunun yaşı da 17'den 21'e çıkartılmıştı, bölge komutanı Alpdoğan Paşa, kararın yazılacağı boş kağıdı önceden imzalamıştı. Çağlayangil şöyle bitirmişti: "Seyit Rıza'yı meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: 'Evladı kerbelayı. Bihatayı. Ayıptır. Zulümdür. Cinayettir' dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap-rap yürüdü. Çingeneyi itti, ipi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağı ile tekme vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı..." (İhsan Sabri Çağlayangil, Anılar, Güneş Yayınları, 1990, s. 45-55.)
Bir iddiaya göre ise, Seyit Rıza'nın bedeni yakılmamış, gizli bir yere gömülmüştür. Seyit Rıza'nın varisleri devletten bugüne dek bu konuda bir bilgi alamamışlardır.
İKİNCİ DERSİM HAREKÂTI
Ancak idamlardan sadece 1,5 ay sonra Dersim'de ilkinden de kapsamlı bir harekata başlandı. Genelkurmay kitabına göre, Ovacık ilçesi adliyesi ve asker alma şubesinin istediği 1.149 kişi hakkında kanunu takibat yapan müfrezeye Kaçkerek köyünde 2 Ocak 1938 günü pusu kurulması ve toplam 9 jandarma erinin öldürülmesi üzerine, Haydaran ve Kör Abbas aşiretlerinden 100 kişi, Demananlı 50 haydut, Keçel haydutlarından 100 kişi, Abbas Aşuran ve Beyit uşaklarından 50 kadar silahlı kişiyle bunların 5-6 bin tahmin edilen aile efradını temizlenecekti. (Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938), Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972, s. 432 ve devamı)
Amacın bu olmadığı belliydi. Çünkü operasyonlar yalnız isyan bölgesi denilen yerlerle sınırlı kalmamış, devlete vergi veren, askere giden Pertek, Mazgirt, Nazimiye, Pülümür ilçe ve köylerini, hatta Dersim'i aşarak Erzincan'ı da içine almıştı. 31 Ağustos'a kadar süren ikinci 'tedip' ve 'tenkil' harekâtında, Genelkurmay kaynağı tarafından 'haydut', 'eşkıya', 'şaki', 'dağlı' diye nitelenen ve bu gruplar yine kitabın diliyle 'imha edilmiş', 'temizlenmiş', 'köyleri yakılmış'tı. 6-16 Eylül 1938 arasındaki harekâtın bilançosu ise şöyleydi: "Tarama bölgesinden ölü ve diri 7.954 kişi çıkarılmıştır. 1.019 silah toplanmıştır." (Reşat Hallı, s. 478) Gayri resmi kaynaklara göre ise ölü sayısı bunun kat kat üstündedir.
VE SÜRGÜNLER
'Tarama'nın ardından İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tarafından bizzat seçilen 3.470 kişiden oluşan 347 aile Tekirdağ, Edirne, Kırklareli, Balıkesir, Manisa ve İzmir gibi Batı illerine serpiştirilerek yerleştirilirler. Mustafa Kemal, hastalığı dolayısıyla Celal Bayar tarafından okunan 1 Kasım 1938'deki Meclis'i açış konuşmasında Tunceli'de 'haydutluk ve eşkıyalık olaylarının bitirilerek ulusal egemenliğin sağlanmasından duyduğu kıvancı' dile getirmiş, İsmet İnönü 'Dersim müşkilesinden kurtulduk' demiştir. Halbuki, dağlara sığınanların mücadelesi 1946 affına dek sürecek, bölgenin yasak bölge olmasına ise ancak 1948'de son verilecektir.
ÇAĞLAYANGİL'İN KORKUNÇ İDDİASI: "ORDU GAZ KULLANDI"
Dersim müşkilesine son verirken kullanılan araçların neler olduğunu geçtiğimiz aylarda bana posta ile ulaştırılan bir ses kaydından öğrendim. Kayıtta Süleyman Demirel hükümetlerinin ünlü Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil'le emekli olduktan sonra, 1986'da yapılan bir röportajdan bir bölüm vardı. Çağlayangil'i yakından tanıyan birkaç kişiye kaydı dinlettikten sonra, sesin kendisine ait olduğundan emin oldum. Röportaj Çağlayangil'in evinde yapılmışa benziyordu, çünkü arada Çağlayangil'in eşinin sesi de duyuluyordu. Özellikle son cümleleri tüyler ürpertici olan bantın dökümünü kelimesi kelimesine aktarıyorum:
"KANLI BİR HAREKET"
".....Tercümana Kürtçe anlattı. Tercüman bize tercüme etti. [Kürt adam şöyle dedi] 'Beyanatınız bizi duygulandırdı. Vereceğiniz isimler üzerinde inceleme yaptık. Üç tanesi hariç bunları size teslim etmeye karar verdik.' Abdullah Paşa bu üç tanenin kim olduğunu sordu. İçlerinden biri bu kadın. Bir tane de başka adam var. Abdullah Paşa bu üç kişinin istisna edilmesine razı olamayacaklarını, bu üç kişinin de teslimi gerektiğini kabul ettiklerini beyan etti ve bu üç kişinin istisnasının sebebi sordu. Kürt büyük bir samimiyetle dedi ki: 'Bir adamın bir kocası olur dedi. Siz bir hareket yapıyorsunuz. Bu hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt ağalarına kalır. O zamanlar bize zulüm ederler. Bizi kurtaramazsınız siz. Siz bütün Dersim'e hâkim olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya kul olmalıyız. Ama siz yoksunuz, bizim daimi muhatabımız ağa olduğu için ve kudret de onda olduğu için ve bunlar da şeyh olduğu için, din büyükleri olduğu için, size değil onlara itaate, sizin değil onların söylediğini yapmaya mecburuz.' Abdullah Paşa, şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat hükümetin bundan sonra kararlı olduğunu, Dersim'i de yurdun öbür parçaları gibi hükümetin otoritesinin cari olduğu ve hükümetin üstünde tek bir otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı olduğunu, ağaların lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini söyledi. Bunlar kabul etmediler. Sonra biz geri döndük. Yani meclise. Neticeyi söylüyorum. Bunlar kabul etmediler. Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi. Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim'e girdi. Dersim böyle bitti. Bugün Dersim'e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da gider siz de gidersiniz. Yalnız son zamanlarda bilhassa sınırlarda dış tesirlerden Kürtlerin bağımsızlık hareketi başladı. Kürtlerin bir bölümü Türkiye'de, bir bölümü İran'da...." (Kayıt burada bitiyor.)
Eğer Çağlayangil'in dedikleri doğruysa 'Dersim'de soykırım yapıldı' diyenlere nasıl itiraz edeceğiz?
Not: Gazetedeki sayfamda, bu kaydın bir kopyasını Internet sayfasına koyacağımı duyurmuştum ama, teknik ekip henüz bunu halledemedi. İsteyenlere kaydı göndermeye çalışacağım. Ama ilerde daha kolay bir yol bulmayı umuyorum.
--------------------------------------------------------------------------------
Kaynakça:
Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar (1924-1938)
Genelkurmay Harb Tarihi Başkanlığı, 1972
M. Kalman, Belge ve Tanıklarıyla Dersim Direnişleri, Nûjen Yayınları, 1995
Nurşen Mazıcı, Celal Bayar'ın Başbakanlık Dönemi (1937-1939), Der Yayınları, İstanbul, 1996 Dersim, Jandarma Genel Komutanlığı'nın Raporu, Kaynak Yayınları, 1998
İsmail Beşikçi, Tunceli Kanunu (1935) ve Dersim Jenosidi, Belge Yayınları, 1990
Mehmet Bayrak, Alevilik ve Kürtlük, Öz-Ge Yayınları, Ankara, 1997.
Apple firmasının 1976 yılından bugüne değin yapmıs olduğu modelleri göreceksiniz Apple kocaman bir ahşap kutudan.. günümüzdeki modern çizgisine değin çıkılan bu yolculukta bir tarihi yeniden yaşıyor gibi olacaksınız.
1976 - Apple 1
1977- Apple 2
1978 - Disk II
1979 - Apple II Plus
1980 - Apple III
1983 Lisa
1983 Apple Mouse
1984 Apple IIC
1984 Macintosh
1985 Macintosh XL
1986 Macintosh Plus
1987 Macintosh SE
1987 Apple Newton next to an iPhone
1988 Apple IIc Plus
1988 Macintosh IIx
1989 Macintosh SE/30
1989 Macintosh Portable
1990 Macintosh IIfx
1991 Macintosh PowerBook 140
1993 Macintosh LC 575
1995 PowerBook 5300
1996 Power Macintosh 7220
1997 20th Anniversary Macintosh
1998 iMac G3
1999 Power Macintosch G3
1999 iBook
2000 Power Mac G4 Cube
2001 İlk iPod
2001 PowerBook G4
2002 iMac G4
2003 iBook G4
2003 PowerMac G5
2004 iMac G5
2004 iPod Mini
2005 iPod Nano
2005 iPod Shuffle
2005 Mac Mini
2006 MacBook Pro
2007 İlk iPhone
2007 iMac
2007 Apple TV
2007 iPod Touch
2008 MacBook Air
2010 iPad
2010 iPhone 4









