Ana Sayfa » Etiket İçindeki yazılar altta Size Özel İp Uçları
Merhaba arkadaşlar Facebook zman tüneli diye bir zırva uygulama yayınladı ve büyük bir çoğunluk bu uygulamayı hiç sevmedi. Bunun üzerine herkes bir şekilde Zaman tünelinden çıkmanın yolunu aradı Aşağıda Hem Firefox kullanıcıları Hem de Chrome kullanıcılarının nasıl Zaman Tünelinden Çıkacaklarını anlatıyorum. Zaman Tüneli Explorer 7 de çalışmıyor bu yüzden Explorer 7 Kullanıcıların bunu yapmasına gerek yok :))
Gelelim bu Zaman Tünelinin nasıl kaldırılacağına
CHROME KULLANICILARI
Yapmanız gereken Masaüstünüzde ki Chrome (yoksa BURADAN indirin) simgesine sağ klik ile özellikler bölümüne girmek ve aşağıda ki kodu HEDEF diye yazan bölümün sonunda ki "Chrome.exe" den sonra bir boşluk bırakıp aşağıda ki kodu eklemek ve uygula diyip bitirmek. hespi bu. Tekrar facebook sayfanıza girdiğinizde Zaman Tünelinden çıktığınızı göreceksiniz.
--user-agent="Mozilla/4.0 (Compatible; MSIE 7.0; windows NT 6.0;)"
Bu da ben anlamadım diyenler için videosu :)
FIREFOX KULLANICILARI
Zaman tüneli tamamen kaldırılamaz. Ancak isterseniz sadece size kapatabilirsiniz. Evet bu mümkün . Bunun için ise “Mozilla Firefox” tarayıcı kullanmalısınız. Firefox tarayıcınızdan “https://addons.mozilla.org/en-US/firefox/addon/user-agent-switcher/ ” adresine girin. İlgili uygulamayı “add” diyerek tarayıcınıza kurun. Daha sonra tarayıcınızın “Araçlar” sekmesinden “Default User Agent ” bölümünden “IE 7 explorer” seçiniz. Bu şekilde facebook adresinize girdiğinizde zaman tünelini görmeyeceksiniz. Başkalarının profillerini de eski sitil olarak olarak göreceksiniz. Ancak başkaları sizin profilizi tünelden görmeye devam edeceklerdir.
Bir de dez avantajı Bu eklenti biraz sayfada boşluk oluşmasına neden oluyor kullanıp kullanmamak size kalmış :)
Buyrun bu da onun videosu
HES lerde ki amaç sadece Hidro elektrik üretmek değil bakın kocaman devasa şirketlerin asıl amaçlarının ne oldugunu birde aşağıda ki videoda Yıldız Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisi Prof Dr. Beyza ÜSTÜN'ün ağzından izleyin ve dinleyin
HUNUT HES-2 from Zafer DURMAZ on Vimeo.
Bu bölümde, aşağıdaki platformlar için kurulum paketleri bulunmaktadır. Bilgisayarınıza uygun olan paketi aşağıdan kurabilirsiniz: İşletim sisteminize göre yapmanız gereken işletim sisteminizin isminin üzerine tıklamak
Kurulum yapmak için öncelikle, tcmb.gov.tr internet sitesinden indirmiş olduğunuz
TLSimge.exe dosyasını iki kere tıklayın. Program çalıştığında, işletim sisteminiz sizden
kurulum için yönetici yetkileri isteyecektir. Yönetici yetkilerini verdiğinizde, program kurulum ile
ilgili olarak onayınızı alacaktır. Bu onayı verdiğiniz zaman, kurulumunuz gerçekleştirilecektir.
Kurulumunuz tamamlandığında tarayıcınız açılacak, sistem bilgilendirme alanında TL simgesi
görünecektir.
Kurulum bilgisayarınıza AbakuTLSymSans yazı tipini yüklerken, Başlat menünüzdeki
Programlar alanına TL simgesini AltGr+T ve Ctrl+Alt+T kısayolları ile yazabilmenizi sağlayan
TLSimgeKisayol.exe programına bir bağlantı ekleyecektir. Bu bağlantı ile TLSimgeKisayol.exe
programınızı istediğiniz zaman çalıştırabilir, programı Sistem bilgilendirme alanından TL
ikonunu sağ tıklayıp Çıkış seçeneğini seçerek kapatabilirsiniz.
- Kurulumu başlatmak için indirdiğiniz "TLSimgesi.dmg" dosyasının içerisinde yer alan "TL
Simgesi.pkg" kurulum dosyasını çalıştırınız.
- Kurulumun ilk adımı olarak kurulum penceresinin sağ üst köşesindeki sertifika simgesine
tıklayarak paketin "Turkiye Cumhuriyet Merkez Bankasi A.S." tarafından imzalandığına ve
sertifikanın geçerli olduğundan emin olunuz.
- Daha sonra kurulum yönergelerini takip ederek kurulumunuzu tamamlayınız.
- Kurulumun son adımında Safari tarayıcısında "TL Simgesi Deneme Alanı" sayfası
açılacaktır. TL Simgesini klavye kısa yollarıyla (Alt+T) ile yazabilmeniz için kurulumu
tamamlayıp sistemden çıkış yapıp tekrar giriş yapmanız gerekecektir.
- Tekrar giriş yaptığınızda "System Preferences -> Language & Text (International) -> Input
Sources" yolunu takip ederek "Turkish TL" ile başlayan klavye dizilimlerinden klavyeniz için
uygun olanı etkinleştiriniz. Q Klavye için "Turkish TL - QWERTY PC", F Klavye için "Turkish
TL", Q Alt Klavye için "Turkish TL - QWERTY" dizilimini kullanabilirsiniz.
- "TL Simgesi" uygulamasını kullanarak Safari tarayıcısında "TL Simgesi Deneme Alanı"
sayfasını açıp klavye denemelerinizi burada gerçekleştirebilirsiniz.
- Bu adımları tamamladıktan sonra zengin içerik düzenleyicilerinden herhangi biri ile
"AbakuTLSymSans" yazı tipini ve uygun klavye dizilimini kullanarak Alt+T kısa yoluyla TL
Simgesini işleyebilirsiniz.
Kurulum Paketi İçeriği:
/Applications/TL Simgesi.app/*
/Library/Fonts/AbakuTLSymSans-Regular.ttf
/Library/Keyboard Layouts/Turkish TL - QWERTY PC.icns
/Library/Keyboard Layouts/Turkish TL - QWERTY PC.keylayout
/Library/Keyboard Layouts/Turkish TL - QWERTY.icns
/Library/Keyboard Layouts/Turkish TL - QWERTY.keylayout
/Library/Keyboard Layouts/Turkish TL.icns
/Library/Keyboard Layouts/Turkish TL.keylayout
Paketi Kaldırmak İçin:
"TLSimgesi.dmg" dosyasının içerisinde yer alan "Uninstall" uygulamasını çalıştırınız ve
yönergeleri takip ediniz..
Kurulum yapmak için öncelikle, tcmb.gov.tr internet sitesinden indirmiş olduğunuz tlsimge.pisi
dosyasını bilgisayarınıza kaydedin.
Yöntem 1: Bir terminal penceresi açarak, "sudo pisi it tlsimge.pisi" komutunu, paketin
bulunduğu dizinde çalıştırın. Sisteminiz size kullanıcınızın şifresini soracaktır. Şifreyi girdiğiniz
zaman, /opt/tcmb klasörü altına ilgili dosyalar kopyalanacak, TL Simge'sini yazabilmek için
gerekli klavye varyantı sisteminize kurulacaktır.
Yöntem 2: Dosya yöneticinizi çalıştırıp paketin bulunduğu dizini açın. tlsimge.pisi dosyasını
çift tıklayın. "Paket Yöneticisi Hızlı Kurulum" başlıklı bir pencere açılacaktır. Burada "Kur"
butonuna bastığınızda sisteminiz size kullanıcınızın şifresini soracaktır. Şifreyi girdiğiniz
zaman, /opt/tcmb klasörü altına ilgili dosyalar kopyalanacak, TL Simge'sini yazabilmek için
gerekli klavye varyantı sisteminize kurulacaktır. Son çıkan "İşlem Özeti" penceresi "Tamam"
butonuna basılarak kaldırılabilir.
Klavye tercihleri menüsünden ilgili varyantı varsayılan varyant yaptığınız taktirde, metin
editörlerinde AbakuTLSymSans yazı tipini seçerek AltGr+T tuş kombinasyonları ile TL
simgesini yazabilirsiniz.
Kurulum yapmak için öncelikle, tcmb.gov.tr internet sitesinden indirmiş olduğunuz tlsimge.deb
dosyasını bilgisayarınıza kaydedin. Bir terminal penceresi açarak, "sudo dpkg -i tlsimge.deb"
komutunu, paketin bulunduğu dosyada çalıştırın. Sisteminiz size kullanıcınızın şifresini
soracaktır. Şifreyi girdiğiniz zaman, /opt/tcmb klasörü altına ilgili dosyalar kopyalanacak, TL
Simge'sini yazabilmek için gerekli klavye varyantı sisteminize kurulacaktır.
Klavye tercihleri menüsünden ilgili varyantı varsayılan varyant yaptığınız taktirde, metin
editörlerinde AbakuTLSymSans yazı tipini seçerek AltGr+T tuş kombinasyonları ile TL
simgesini yazabilirsiniz.
Linux - RedHat (Fedora vb.)
Kurulum yapmak için öncelikle, tcmb.gov.tr internet sitesinden indirmiş olduğunuz tlsimge.rpm
dosyasını bilgisayarınıza kaydedin. Bir terminal penceresi açarak, "sudo rpm -i tlsimge.rpm"
komutunu, paketin bulunduğu dosyada çalıştırın. Sisteminiz size kullanıcınızın şifresini
soracaktır. Şifreyi girdiğiniz zaman, /opt/tcmb klasörü altına ilgili dosyalar kopyalanacak, TL
Simge'sini yazabilmek için gerekli klavye varyantı sisteminize kurulacaktır.
Klavye tercihleri menüsünden ilgili varyantı varsayılan varyant yaptığınız taktirde, metin
editörlerinde AbakuTLSymSans yazı tipini seçerek AltGr+T tuş kombinasyonları ile TL
simgesini yazabilirsiniz.
Mobil cihazlarınızla TL simgesini görüntülemek için aşağıdaki sayfayı ziyaret edebilirsiniz.:
- Ayrıldıysanız bugün barışmayın
- Evlilik teklifi etmeyin (İşte o zaman hayatınızın hatasını yapmış olabilirsiniz... Duygusal düşünmeyin!)
- Evde romantik film izlemeyin (off yapmayın!)
- Çiçek almayın. (Sevgilier Günü'nde çiçeklerin kaç lira olduğundan haberiniz var mı?)
- Çiçek göndermeyin (Ha bir de göndereceksiniz yani? Aman tanrım, duble kazık!)
- Yemeğe gitmeyin (Tıka basa dolmuş restoranlar, yavaşlayan servis, evlilik teklifi bekleyen şıkır şıkır giyinmiş şapşal kızlar... Kabus mu bu yarab?)
- Oyuncak Ayı almayın (Artık bunu da yapıyorsanız pes deriz!)
- Sinemaya gitmeyin (Çünkü sevgilisinin elini tutma hayaliyle sinemaya giden çok fazla genç sevgili olacaktır. Kalabalık çekiyorsa canınız, buyrun mani olmayalım!)
- Parfüm almayın (Valla küfür etseniz daha iyi! Bu nasıl bir klişedir... Nasıl bir ne alacağını bilememeler halidir!)
İletişim, tarih boyunca teknolojinin gelişiminden her zaman aslan payını almıştır. Bir zamanlar dumanla haberleşen insanoğlu, bugün artık görüntülü telefonların keyfini çıkartıyor. İnternetin anında mesajlaşma yazılımları ise günümüzde dünya çapında neredeyse en sık kullanılan iletişim aracı haline geldi. Fakat pek çok kullanıcı için sanal iletişim araçlarının bir eksiği var, duyguları ifade etmek hiç de kolay değil. Bilim adamları yüz yüze konuşurken mimik ve ifadelerin, duyguları iletmenin en önemli yöntemi olduğunu ispatladılar ama MSN'de karşınızdakinin yüzünü görmediğiniz durumlarda onun tam olarak ne hissettiğini bilmeniz mümkün değil.
Neyse ki emoticon veya smiley adı verilen simgeler bu noktada imdadımıza yetişiyor. Ama bu simgelerin doğuşu genel kanının aksine internet ve MSN ile birlikte olmadı. Yazı tiplerini birer duygusal ifade olarak kullanmanın tarihi çok daha eskilere dayanıyor.
![]() |
| Puck dergisindeki ilk tipografik ifadeler |
Smiley'lerin bilinen ilk kayıtlı kullanımı tam 155 yıl öncesine dayanıyor. 1857 yılında ABD'de aylık olarak yayınlanan The National Telegraphic Review and Operators Guide (Ulusal Telgraf İnceleme ve Operatörler Kılavuzu) dergisinin Nisan sayısında ifadelere ilk kez rastlıyoruz. Bu ilk ifadeler ya da evrensel adıyla emoticon'lar Mors Alfabesi ile "sevgi ve öpücük" işaretleri olarak kayıtlara geçmişti.
Daha sonra 1862 yılında ikinci kez karşımıza eski ABD başkanı Abraham Lincoln'ün bir konuşmasının metninde çıktılar. Göz kırpma şeklinde yazılmış olan bu ifadenin bir yazım hatası mı yoksa Lincoln'ün konuşmasının o noktasında vermesi gereken ifadenin ipucu mu olduğu ise halen bilinmiyor.
Fakat Smiley ilk olarak ancak 1881 yılında çok daha geniş kitlelere ulaşabildi. Bunda o dönemin popüler Amerikan mizah dergisi Puck'ın katkısı çok büyük. Derginin 30 Mart tarihli sayısında "Tipografik Sanat" adıyla yayınlanan ufak bir bölüm, mutluluk, melankoli, şaşkınlık ve kayıtsızlık anlamına gelen 4 emoticon'u simgeleri ve anlamlarıyla beraber yayınladı.
1912 yılında ABD'li gazeteci ve yazar Ambrose Bierce, \_/! işaretini kendi yazılarında gülümseme ifadesi olarak kullanmaya başladı. 10 Mart 1953 tarihinde ise saygın gazetelerden New York Herald Tribune'de Lili adlı bir filmin ilanında gülümseyen surat :-) ve üzgün surat :-( ifadeleri ilk kez kullanıldı.
1963 yılında Harvey Ball adlı serbest bir grafik sanatçısı ilk kez bu ifadeleri yazı tiplerinin dışına çıkartarak, sarı bir yuvarlak içerisinde bildiğimiz gülümseyen surat haline getirdi ve bu noktan sonra Ball'un yarattığı bu karakter Smiley olarak anılmaya başlandı.
1970'lerin başına geldiğimizde PLATO adlı eğitim amaçlı kullanılan bir bilgisayar sisteminde pek çok kullanıcı yaygın olarak emoticon'ları kullanıyorlardı. Fakat :-) ve :-( ifadeleri ilk olarak 19 Eylül 1982 tarihinde Scott Fahlman tarafından Carnegie Mellon Üniversitesi'nin genel bilgisayar bilim grubunun web sayfasındaki mesaj panosunda kullanılması önerildi. Pek çok kişi tarafından emoticon'ların ilk resmi kullanımı olarak kabul edilen bu bildiriden kısa süre sonra, uygulama ünlü ARPANET'te de yayıldı ve alternatifleri türedi.
Fakat bugün hemen hepimizin sıklıkla kullandığı emoticon'lardan en çok faydalanan kişi şüphesiz ki Franklin Loufrani oldu. 1971 yılında Smiley'i ticari bir marka olarak tescil eden Loufrani sayesinde Smiley adı ve logosu bugün 25 çeşit ürün ve hizmet için 100'ün üzerinde ülkede kullanılmaktadır. 800'ün üzerinde lisans anlaşması bulunan Smileyworld Ltd adlı şirket, dünya çapında telif haklarını korumak için şu anda 60'tan fazla hukuk firması ile çalışıyor. Dünyanın en çok tanınan markası olduğu iddia edilen Smiley, 8 ile 24 yaş arasındaki insanların %96,5 oranında bilinilirliğe sahip olduğu tahmin ediliyor. Smileyworld Ltd'in lisans anlaşmalarında elde ettiği kazanç 1 milyar doların üzerinde ve bu gelirin %10'luk bir kısmı bir çok ülkede sosyal faaliyetler gösteren bir vakfa aktarılmakta.
Daha sonraları bir Rus işadamı da internet üzerinde kullanılan ifadelerin telif hakkını aldığını iddia etse de, hatta reklamlarında veya logolarında herhangi bir şekilde bu gülücükleri kullanan şirketlerin kendisine telif ödemesi gerektiğini savunsa da, beklediği kazancı elde edemedi...
İşte bugün sıklıkla kullandığımız bu sanal ifadelerin tarih boyunca geçirdiği ilginç ve eğlenceli hikayesi ;-)
Oyun dünyasında rekorları alt üst eden Call of Duty serisi son hızla devam ediyor. Geçen sene çıkan Modern Warfare 3'ün ardından bu sene de yeni bir Call of Duty oyunu gelecek.
Activision firması Call of Duty hakkında önemli rakamları paylaştı. Buna göre şu an için 40 milyon aktif Call of Duty oyuncusunun olduğu belirtildi. Bunlar arasında en popüler oyun şu anda Modern Warfare 3. Ardından ise 2010 yılında piyasaya çıkan Black Ops oyunu geliyor.
Call of Duty Elite'in logosu
Black Ops 2 mi?
En önemli açıklama ise Call of Duty Elite'in yeni sürümüyle birlikte geldi. Activision, Call of Duty Elite'in yeni sürümünün bu yılın sonlarına doğru piyasaya çıkacak yeni bir Call of Duty oyunuyla birlikte yayınlanacağını açıkladı. Bu da, bu sene yeni bir Call of Duty oyunun çıkacağı anlamına geliyor.
Infinity Ward'un Modern Warfare 3'ü yaptığını düşünürsek bu sene sıra Treyarch firmasında ve görünüşe göre Call of Duty Black Ops 2, bu sene konsol ve PC'lere gelecek. Resmi açıklamanın ise önümüzdeki aylarda yapılması bekleniyor.
Yazan: Yusuf Canpolat
SDN - ShiftDelete.Net
Facebook'da hepimizin canını en çok sıkan 5 sorunu, çözümleriyle beraber bir araya getirdik!
Facebook'daki yeniliklere tam alıştığımız sırada yeni bir değişiklik ortaya çıkıyor. Bu değişiklikler başta genellikle büyük bir kesimin tepkisini çekiyor, ancak zamanla tüm değişikliklere alışıyoruz. Bu yazımızda ise Facebook'ta hepimizin sinirlerini bozan 5 sorundan bahsetmek istiyoruz.
Haber Bandı sinirimizi bozuyor: Sohbet kutusunun üstünde beliren ve son gelişmeleri gösteren Haber Bandı (News Ticker), beğenmelerden yorumlara her detayı göstererek sinirinizi bozabiliyor. Haber Bandından kurtulmak istiyorsanız Facebook News Ticker Remover (Chrome) veya Facebook Ticker Removal (Firefox) eklentilerini kullanabilirsiniz.
Zaman Tüneli en kötü anlarınızı dünyaya açıyor: Pek uygun durumda görünmediğiniz bir fotoğrafı Facebook'a gönderdiğinizde, onun bir süre sonra gözden kaybolacağını düşünüyordunuz. Zaman Tünelinde ise bu güncellemeniz, sonsuza kadar gösterilebilir.
Çözüm ise basit. Gizlilik ayarlarınızda Eski Gönderilerinin Hedef Kitlesini Sınırla bölümünde Eski Gönderilerini Kimlerin Görebileceğini Yönet bağlantısına tıklayın. Zaman tüneliniz artık sadece arkadaşlarınıza görünecektir.
Galeri fotoğraflarının yüklenmesi çok uzun sürüyor: Chrome'da Revert Facebook Photo Viewer veya Firefox'da Facebook Photo Theater Killer eklentilerinin yardımıyla fotoğafları klasik stilde görüntüleyebilirsiniz. Firefox kullanıcılarının öncelikle Greasemonkey eklentisini yüklemeleri gerekecektir.
Facebook uygulamaları hakkınızda çok fazla şey paylaşıyor: Foursquare, Spotify gibi uygulamalar, varsayılan olarak tüm detaylarınızı arkadaşlarınızla paylaşıyorlar. Her yaptığınızın arkadaşlarınız tarafından görülmemesi için şu yolu izleyin: Gizlilik ayarlarına gidin, Uygulamalar ve Web sitelerinin karşısında bulunan Ayarları Düzenle'ye tıklayın. Anında kişiselleştirme'nin karşısındaki Ayarları Düzenle düğmesine tıklayın. "Ortak internet sitelerinde anında kişiselleştirmeyi etkinleştir" seçeneğinin işaretini kaldırın.
Canınızı sıkan uygulama davetleri: Facebook'da tarlasını geliştirmek için saatlerini harcayan arkadaşınız, sizi inatla oyuna katılmanız için davet ediyorsa, bu davetiyelere engel olmanız mümkün.
Gizlilik ayarlarını açın, Engellenen Kişiler ve Uygulamalar'ın karşısındaki Engellemeleri Yönet'e tıklayın. Açılan sayfada Uygulama davetlerini engelle alanına davetiyelerini almak istemediğiniz arkadaşınızın ismini girin.
Merhaba dostlar henüz duyduğum çok güzel bir haberi sizinle paylaşmak istiyorum. Daha önce BURADA da size bahsettiğim Sosyal Hizmetler Eğitim ve Yardım Vakfı'nn yapmış olduğu yeni bir etkinlik var 14 Şubat Sevgililer gününde Evlililklerinde 50 Yılını Tamamlamış çiftlere özel bir eğlence programı ve sürpriz hediyeler vereceklerini duyurdular. "Bir Yastıkta Yarım Asır" sloganı ile başlattıkları bu etkinliği ve biz yeni nesile örnek olması gereken bu güzel haberi sizinle paylaşmak ta bana düştü. Şayet Ankara'da yaşıyor ya da Ankara'da o günlerde ailemle bulunabiliriz diyorsanız. 6 Şubat 2012 Tarihine kadar S.O.S. Vakfı Merkezine başvurabilirsiniz. Vakfın yeri Kocatepe Camii yanında Kocatepe Kültür Mekezi'nde.
Tabi birde şöyle bir durum var 50 yılı doldurmuş çiftlet muhtemelen biraz yaşlı olacaklar burada onların yakınları çocukları devreye girecek şayet sizde bu yazıları okuyor ve bu şartlara uyan yakınlarınız varsa size tavsiyem bu etkinliği kaçırmayın. Vakıf sürpriz hediyeler olduğunu söylüyor Onursal Başkanı Nevin Gökçek olunca ben öyle basit hediyeler olacağını düşünmüyorum açıkçası. Hediyeyi bir kenara bırakalım biraz ince düşündüğümüzde Böyle bir faaliyetle o insanları hatırlamak onların aşkından sevgisinden feyz almak ve onları ağırlamak ne kadar güzeldir Şayet fırsatım olursa sırf bu etkinliği görmeye gidebilirim :))
Son sözüm de böyle bir organizasyonu tertip eden Vakıf yetkililerine, çok güzel bir düşünce hepinizi canı gönülden kutluyorum..Afiş konusunda da bana yardımını esirgemeyen vakıf yetklisi arkadaşıma da buradan teşekkür ediyorum
Vakıf Hakkıında bilgi almak için internet sitelerini takip edebilirsiniz
www.sosvakfi.org
Günlük yaşamın her anında radyasyon ile iç içeyiz, peki bunun sağlığımıza etkilerini gerçekten biliyor muyuz?
Radyasyon Onkoloji Bölümü Uzmanı Dr. Yasemin Bölükbaşı radyasyonun insan üzerindeki etkilerini ve radyasyondan kaçınmanın yollarını anlatıyor.
Her sabah hemen hemen hepimiz telefonun alarmı ile uyandık, telaşla mutfakta mikrodalgada ısıttığımız sütü çocuğumuza verdik. Cep telefonumuzla konuşarak ve bilgisayarda çalışarak günlük işlerimizi yaptık. Günümüzde evlerin büyük bir çoğunluğu elektrikli aletlerle dolu... Saç kurutma makinesinden DVD'ye, elektrik süpürgesinden mutfaktaki fırına kadar... yani günlük yaşamın her alanında elektromanyetik radyasyon ile iç içeyiz..
-Radyasyonu Nerelerden Alıyoruz?
En büyük kaynak içinde yaşadığımız binaların yapımında kullanılan taş, toprak ve malzemelerdir. Elektromanyetik radyasyon kaynaklarının yaklaşık %50'sini yaşadığımız binalarda mevcut olan radon gazından almaktayız. Diğer doğal radyasyon kaynakları arasında güneş, hava, su, toprak sayılmaktadır. Yapay radyasyon kaynakları içinde, nükleer santraller, röntgen makineleri, cep telefonları vericileri, TV vericileri, uzaktan kumanda cihazları, elektrikli ısıtıcılar, uzun bir listeye örnek olarak sayılabilir. Elektromanyetik radyasyon, iyonlaştırıcı ve iyonlaştırıcı olmayan radyasyon olarak ikiye ayrılmaktadır. İyonlaştırıcı radyasyon, görüntüleme amacıyla ve kanser tedavisinde kullandığımız X ışınlarını ifade etmektedir. Elektromanyetik spekturumun diğer ucunda ise düşük enerjili, iyonizasyon yani atomdan elektron koparma yeteneği olmayan iyonlaştırıcı olmayan radyasyon yer almaktadır. Gelişen teknoloji bu konuya farkındalığımızı ve ilgimizi arttırmıştır.
Normal şartlarda yaşanan ortama bağlı olarak kişilerin aldıkları doğal radyasyonun dünya ortalaması 2.4 mSv düzeyindedir.
-İyonlaştırıcı Olmayan Aletler Hangileridir?
İyonlaştırıcı olmayan radyasyon kaynağı aletlerin, yaşamımızda temel rol oynamaya başlaması ile beraber, kanser ile ilişkisinin merak edilen ve tartışılan konu olmasını sağlamıştır. TV vericileri, radar, uzaktan kumanda cihazları, telsizler, cep telefonları, baz istasyonları, mikrodalga fırınlar, radyo, tv bilgisayar ekranları, non iyonize radyasyon kaynaklarına örnek olarak sayılabilir.
-Kansere Neden Olabilir mi?
İyonlaştırıcı olmayan radyasyon atomlardan elektron kopararak iyonizasyon yapacak güçte değildir, dolayısıyla DNA hasarına yol açmaz ve kansere neden olduğuna dair bilimsel bir kanıt da bulunmamaktadır.
-İnsanlar Üzerindeki Etkileri Neler?
Elektromanyetik radyasyonun, beynin elektriksel yapısında ve algılama fonksiyonlarında (dikkat, hatırlama, tepki verme gibi) kısa süreli değişimlere neden olduğu bilinmektedir. Buna bağlı olarak, üzerimizde kısa zamanda oluşan etkileri yorgunluk, baş ağrısı, uyku kaybı, hafıza kaybı, kulak çınlaması ve eklem ağrıları olarak sayılabilir.
-Baz İstasyonları Nükleer Radyasyona Neden Olur mu?
Baz istasyonlarının neden oldukları ışınım, iyonlaştırıcı olmayan radyasyon sınıfında yer alır. Bu nedenle baz istasyonları nükleer radyasyona neden olmazlar. İyonlaştırıcı radyasyon bölgesindeki dalgaların frekansları, baz istasyonlarının çalışma frekanslarından yaklaşık milyon kere daha yüksektir. Baz istasyonlarındaki anten, dar bir bölgeyi etkileyen yönlü antenlerdir. Bu antenler arkalarına ve diplerine ışımanın çok az olacağı biçimde tasarlanmışlardır. Bu nedenle binada yaşayanları riskli hale getirmezler.
Ancak antenin konumu antenin ışıma örtüsünün kurulduğu binayı içine almayacak şekilde belirlenmesi gerekmektedir. Anten yeri, çalışma frekansı ve çıkış gücüne göre hesaplanacak güvenlik mesafesi içinde insanların istem dışı ve sürekli maruz kalmayacağı şekilde seçilmelidir.
Telekomünikasyon Kurumu tarafından 12.7.2001 tarihli resmi gazetede yayınlanan "10 KHz-60 GHz Frekans Bandında Çalışan Sabit Telekomünikasyon Cihazlarından Kaynaklanan Elektromanyetik Alan Şiddeti Limit Değerlerinin Belirlenmesi, Ölçüm yöntemleri ve Denetlenmesi Hakkında Yönetmelik" ile Türkiye'de geçerli olan sınır değerler belirlenmiştir.
-Cep Telefonları Radyasyon Kaynağı mıdır?
1990'larda hayatımıza girişinden sonra, kullanımı artarak devam etmektedir. Cep telefonu kullanımının kansere neden olup olmadığı bütün dünyada en çok merak edilen konulardan birisidir. Tüm dünyada cep telefonu kullananların sayısının 2009 yılında 4.3 milyarı aştığı düşünülürse bu sorunun gündemi daha uzun süre meşgul etmesi beklenmektedir. Cep telefonlarının çalışma prensibine baktığımızda, 2 yönlü çalışır. Baz istasyonlarından gelen dalgaları anteni aracılığı ile alır ve vericisi aracılığı ile elektromanyetik radyasyon-iyonlaştırıcı olmayan radyasyon yayar.
-Cep Telefonlarının İnsanlar Üzerinde Etkileri Nasıldır?
Yapılan araştırmalarda cep telefonunun termal ve termal olmayan 2 temel etkisi gösterilmiştir. Termal etkiler, vücut tarafından yutulan elektromanyetik enerjinin ısıya dönüşmesi ve vücut sıcaklığını arttırması olarak tanımlanır. Bu sıcaklık artışı, ısının kan dolaşımı ile atılarak dengelenmesine dek sürer. Cep telefonları gibi radyofrekans kaynaklarının sebep olabileceği sıcaklık artışı gerçekte çok düşüktür ve bu artışı ortalama 0,1 C dolayındadır. Bu elektromanyetik dalgaların beyine ulaşmasının yaş ile birlikte azaldığı, 5 yaşındaki bir çocukta bu dalgaların beyine %75 oranında ulaştığı, erişkinde bu oranın %25 olduğu deneysel çalışmalarda gösterilmiştir. Termal olmayan etkilere bağlı olarak beyin aktivitelerinde değişiklikler, uyku bozuklukları, dikkat bozuklukları bildirilmektedir.
-Cep Telefonları Kansere Neden Olabilir mi?
Cep telefonları elektromanyetik dalga yayarlar. Yaydığı elektromanyetik dalga enerjisi çok çok düşüktür. Bu enerji düzeylerinde iyonizasyon olamaz. İyonizasyon olmadığı için de DNA hasarı oluşmaz ve kanser gelişemez. Bu konudaki önemli çalışmalardan biri olan Danimarka çalışmasında, 420.000 cep telefonu kullanıcısı 21 yıl boyunca izlendi. Cep telefonu kullanımı ile kanser görülme olasılığının yükselmediği görüldü. İngiltere'de ise beyin tümörlü 966 ve sağlıklı 1766 kişi cep telefonu kullanım yoğunluğu açısından araştırılmıştır.
Beyin tümörü olanlar ile sağlıklı grup karşılaştırıldığında aralarında fark bulunmamıştır. Almanya, Fransa, Japonya gibi 13 gelişmiş ülkeden, 16 çalışma grubunun işbirliği ile yapılan İnterphone çalışması geçen yıl çok ses getirdi. Düzenli cep telefonu kullanımı ve 10 yıldan fazla kullananlarda memejiom, gliom ve akustik nörinom gelişme sıklığında artış saptanmazken, ilk günden itibaren 1640 saatten fazla konuşma süresine sahip olanlarda, bu tümörlerin gelişim riskinde artış olduğu gösterilmiştir. Ancak bu çalışma düzeni nedeni ile eleştiri almıştır. Bugüne kadar yapılan çalışmalar, cep telefonu teknolojisiyle kanser arasında kesinlikle bir ilişki yoktur demek için yetersizdir.
-Cep Telefonu Kısırlık Yapar mı?
Erkekler cep telefonlarını özellikle pantolon ceplerinde taşıdığı için kısırlık konusunda birçok araştırma yapılmıştır. Cep telefonlarından yayılan iyonlaştırıcı olmayan radyasyonun beyin, kalp, genel durum üzerine etkilerinin yanı sıra sperm sayısında %30, motilitesinde %40'lara varan oranlarda oranlarında azalma saptanmıştır. Bu konuda farklı sonuçlar olmakla birlikte yeni araştırmalara ihtiyaç vardır.
-İnternet Bağlantısı İnsanları Etkiler mi?
İnternet bağlantımızı sağlayan WİFİ teknolojisi çok düşük şiddette radyo dalgalarını kullanır. Evde mikrodalga fırınlarla karşılaştırınca yüz bin kez daha da non iyonizan elektromanyetik radyasyon yaydığı bildirilmektedir. WİFİ sağlayıcılarına yakında bulunmamak veya wifi kullanılan laptopların masa üzerinde kullanılması önerilmektedir.
-Mikrodalga Fırınlar Çalışırken Ne Yapmalı?
Yeni teknoloji ile üretilen mikrodalga fırın çalışırken yaklaşık 50 cm uzağından alınan radyasyon, çevre geri plan radyasyon oranlarından farklı değildir. Eski ve kapı sistemi bozuk cihazlar kullanılmamalıdır. Çalışırken yaklaşık bir kol boyu yani 50 cm uzakta bulunulması önerilmektedir.
-Günlük Hayatımız İçin Nasıl Önlemler Alabiliriz?
*Elektrikli cihazlardan mümkün olduğunca uzak durun. Elektromanyetik etki mesafeyle azalıyor.
*Mikrodalga fırın çalışırken en az 50 cm uzakta durun.
*Televizyonu (ön ve arka) en az 2 metre uzaktan izleyin.
*Elektrikli tıraş makinesini mümkünse şarjlı olarak kullanmayı tercih
edin.
*Çocuklarda sinir sisteminin ve başın gelişimi sürdüğü için, çocuk ve gençler risk altındadır. Bu nedenle 16 yaşın altındakilerin cep telefonu kullanmamaları, zorunlu olması halinde ise günde 10 dakikayı geçmemesi Dünya Sağlık Örgütü tarafından önerilmektedir. Cep telefonu kullanılmadığı sürece kapalı tutulmalı. Cep telefonunuzdan kulaklıkla konuşmayı tercih edin. Hastane, tren, havaalanı veya asansör gibi çekim alanlarının az ve metal parçaların çok olduğu alanlarda konuşmaktansa, acık alanlarda konuşmaya çalışın. En temel önlem ise cep tel ile konuşma sürenizi kısaltmaktır.
*Saç kurutma makinesinin manyetik alanı yüksektir. Uzun süreli kullanmak yerine aralıklarla kullanın.
*Elektrikle çalışan radyolu çalar saatleri başınızdan mümkün olduğunca uzak tutun, mümkünse pille çalışanları tercih edin. Elektrikli battaniyeyi yatağa girmeden önce kapatın.
*Kullanmadığınız cihazları kapalı tutun ya da fişten çıkarın. Dizüstü bilgisayarlar, şarjlı kullanıldığında daha düşük elektromanyetik alana sahiptir.
*Sonuç olarak; Elektromanyetik radyasyonu yaşamımızdan tümüyle çıkarmamız olası değildir. Kullanımında dikkatli davranma, bu zararları en aza indirmek için en akılcı yol olarak görünmektedir.
Uyandıktan sonraki 5 dakika içerisinde rüyalarınızın yarısını unutursunuz. 10 dakika sonra ise yüzde 90′ı hafızanızdan silinmiş olur..
2. Körler de Rüya Görür
Doğduktan sonra kör olmuş olan insanlar rüyalarında görüntüler görürler. Kör olarak doğan kişilerse rüyalarında görüntü görmezler, ancak duyma, koklama, dokunma ve hissetme üzerine rüya görürler.
3. Herkes Rüya Görür
Ciddi bir psikolojik rahatsızlığı bulunmayan her insan rüya görür. Rüya görmediğinizi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz çünkü yalnızca rüyalarınızı hatırlamıyorsunuz.
4. Rüyalarımızda Yalnızca Bildiğimiz Yüzler Görürüz
Beynimiz yeni yüzler yaratamaz. Rüyalarımızda daha önceden gördüğümüz gerçek insanların gerçek yüzlerini görürüz ancak bunu onları hatırlamayabiliriz. Hepimiz yaşamımız boyunca binlerce yüz görmüşüzdür, yani beynimizin kullanabileceği sonsuz seçenek vardır.
5. Renkli Rüya Görmez
Görme yeteneğine sahip insanların yüzde 12’sinin rüyaları siyah-beyazdır. Geri kalanlar ise renkli rüyalar görürler. 1915-1950 arasında yapılan çalışmalar rüyaların çoğunun siyah-beyaz olduğunu ancak bu oranın 1960′lardan sonra değişmeye başladığını gösteriyor. Günümüzde 25 yaşının altındaki kişilerin yalnızca yüzde 4.4′ü siyah-beyaz rüya görüyor. Son yapılan araştırmalar bu değişimin nedeninin televizyonun siyah-beyazdan renkliye geçmesi ile bağlantılı olabileceğini gösteriyor.
6. Rüyalar Sembolik Anlam Taşımaktadır
Eğer rüyanız özellikle bir konu ile ilgili ise rüya sembolik anlam taşıyor demektir. Bu analiz edilerek ortaya çıkarılabilir.
7. Duygular
Rüyalarda en çok deneyimlenen duygu endişedir. Negatif duygular, pozitif olanlardan çok daha fazladır.
8. Tekrar Eden Rüyalar
Çoğu rüya yalnızca bir kez görülse de, çoğu insan aynı rüyayı birden fazla kez gördüğünü söylemektedir. Kadınların yüzde 70′inin ve erkeklerin yüzde 65′inin aynı rüyayı çok kez gördüğü kaydedilmiştir.
9. Hayvanlar da Rüya Görür
Değişik hayvanlar üzerinde yapılan çalışmalar insanlar gibi onların da uyku sırasında beyin dalgaları olduğu görülmüştür. Bir köpeği uyurken izleyin. Rüyada birşey kovalıyormuşçasına değişik sesler mırıldanır ve patileri hareket eder.
10. Vücut Felci
REM uykusu sırasında beyindeki bir mekanizma vücudun tamamen hareketsiz olmasını sağlar, böylece rüyada fiziksel bir hareketin gerçekleşmesi önlenir. Ancak bu mekanizmanın normal uyku süresinden önce/sonra ya da bu süre boyunca tetiklenmesi muhtemeldir.
11. Rüya ve Gerçeğin Birleşmesi
Uyuduğumuz sırada beynimiz gerçek hayattan gelen sesleri alır ve onları rüyamızın bir parçası haline getirir. Yani bazen dışarıdan gelen sesi uykuda yorumlayabiliriz. Örneğin kardeşiniz siz uyurken başınızda gitar çalıyorsa, rüyada konserde olduğunuzu görebilirsiniz.
12. Erkekler ve Kadınlar Farklı Şekilde Rüya Görürler
Erkekler, kendi cinsleri ile ilgili rüya görmeye daha çok meyillidir. Erkeklerin rüyalarındaki karakterlerin yüzde 70′i başka erkeklerdir. Diğer bir taraftan kadınların rüyalarındaki kişilerin yarısı erkek, yarısı kadındır. Tüm bunların yanısıra erkekler rüyalarında genelde kadınlardan daha agresif duydular yaşarlar.
13. Rüyaların Geleceği Gösterme Özelliği Vardır
Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre çok sayıda insanın yüzde 18 ila yüzde 38′i en az bir geleceğe dair rüya görmüştür. yüzde 70 ise deja vu deneyimlediğini söylemiştir. Rüyların geleceğin habercisi olduğuna inanan insanların sayısı ise yüzde 63 ila yüzde 98 oranla çok daha fazladır
Uyurken gördüğümüz düşler hakkında çok şey yazılır, çizilir. Bunların çoğu da genellikle bilimsel verilere dayanmaz.
Herkes renkli rüyalar görmez
Gözleri gören insanların yüzde 12'si rüyalarını siyah-beyaz görür, geri kalanlarsa renkli. 1915 ile 1950 yılları arasında yapılan araştırmalara göre rüyaların büyük çoğunluğu siyah-beyaz görülüyordu. Ancak sonuçlar 1960'lı yıllardan itibaren değişmeye başladı. Günümüzde 25 yaşın altındaki insanların sadece yüzde 4.4'ü rüyalarını siyah beyaz görüyor. Son araştırmalar bu değişikliğin nedenini siyah-beyaz film ve televizyondan renkli görüntüye geçmemize bağlıyor.
Rüyalar simgeseldir
Belirli bir nesne veya olay içeren rüya, genellikle doğrudan o nesne veya olayla ilgili değildir. Rüyalar simgesel bir dille konuşur. Rüyalarınız hangi imgeyi görürse büyük ihtimalle o imgeyi temsil etmiyordur.
Duygular
Rüyalarda en çok hissedilen duygu endişedir. Negatif duygular pozitif duygulardan daha sık görülür.
Her gece dört ila yedi rüya görürüz
Ortalama olarak her gece bir iki saat arası süreyle rüya görürüz.
Hayvanlar da rüya görür
Bir çok hayvan üzerinde yapılan araştırmalar, hayvanların da insanlar gibi uykularında rüya gördüklerini ortaya koymuştur. Bir köpeği uyurken izlerseniz, birini takip eder gibi ayaklarını veya patilerini oynattığını görebilirsiniz.
REM (Derin uyku fazı)
Hızlı Göz Hareketi (REM) uykunun standart bir evresidir ve bu evrede gözler hızlı hareket eder. REM uykusu ergen insanlarda tüm uykunun yüzde 20-25'ini kapsar, bu da bir gecelik uykunun 90-120 dakikasına eşittir. REM uykusu sırasında rüyada hareket edilse de vücut hareket edemez, yani vücut geçici 'uyku felci' haline geçer.
Rüyanın gerçek hayatla birleşmesi
Zihnimiz, bedenimizin o sırada gerçekten duyduğu ya da hissettiği şeyleri rüyalarımızla birleştirebilir. Örneğin rüyamızda kendimizi bir konserde müzik dinlerken görüyoruzdur, ancak o sırada radyoda bir müzik çalıyor olabilir.
Erkek ve kadınlar farklı rüyalar görür
Erkekler, erkekler hakkında daha fazla rüya görür. Bir erkeğin rüyalarında gördüğü karakterlerin yüzde 70'i erkektir. Kadında bu oranlar eşittir. Öte ayndan erkekler kadınlara nazaran rüyalarında daha agresif duygular hisseder.
Geleceği gösteren rüyalar
Yapılan araştırmalar insanların yüzde 18 ila yüzde 38'nin rüyalarında 'geleceğe ilişkin' verilr taşıyan imgeler gördüğünü, yüzde 70'ininse 'déjà vu' yaşadığını gösteriyor. Rüyalarda geleceğin görülebileceğine inanan insanların oranıysa araştırmaya bağlı olarak yüzde 63 ile yüzde 98 arasında değişiyor.
Horluyorsanız rüya göremezsiniz
Bilimsel olarak kanıtlanamasa da, yapılan araştırmalarda horlayan insanların daha az sayıda, daha kısa ve genellikle unutulan rüyalar gördüğü sonucuna varmış.
Rüyanızda orgazm olabilirsiniz
Rüyanızda cinsel ilişkiye girebilir, ayrıca gerçeği kadar güçlü bir orgazm yaşayabilirsiniz. Hatta gerçeğinden bile daha şiddetli olabilecek bu orgazm esnasında boşalma bile gerçekleşmeyebilir.
Rüya analiziyle terapi
Daha mutlu, başarılı ve güçlük olmak istiyorsanız, insanlarla daha iyi iletişim kurmaya çalışıyorsanız, öncelikle bilinçaltındaki takıntılarınızdan kurtulmalısınız. Bunun yolu da, rüyalarınız aracılığıyla alt beyninizin farkına varmanızdan geçiyor. Rüya analiziyle bunu gerçekleştirmeniz mümkün...
RÜYA: "Yoldayım. Yanımda küçük kızım ile onun yanında bir çocuk daha var. Kız mı oğlan mı bilmiyorum. S. (komşum) ile karşılıklı konuşuyoruz. Onun yüzünde birden kendi yüzümü görüyorum. Zaman zaman S. oluyor, zaman zaman ben oluyorum. Saçlarım omuzlarımda (daha kısadır). Fön çekmişim ve çok güzelim. Yüzüm pırıl pırıl, aydınlık."
ANALİZ: Komşusunun dişi güce ulaştığını (vajinal orgazmı bildiğini) kabul ederek onu kıskanıyor ve kendisini onun yerine geçiriyor. Vajinal orgazmı öğrenip, dişi güce ulaştığında pırıl pırıl ve aydınlık olacağına alt beyin sistemi de ikna olmuş. Tipik bir iyileşme rüyası...
Okuduğunuz paragraf, kitaplardan edindiğimiz tipik bir rüya tabiri değil, uzmanlık alanı uyku "psikofizyolojisi" olan Psikiyatrist Doç. Dr. Nusret Kaya'nın kaleme aldığı "İyileşme Kitabı"nda yer alan bir rüya analizi. O "alt beyin" ile "üst beyin" arasında oluşan ve rüyalara yansıyan "takıntılarımızı" rüya analizleriyle ortadan kaldırarak bilincimizi yeniden kaynağına doğru açmayı hedefliyor. Ancak, altını önemle çizmekte yarar görüyoruz: Rüya analizini, rüya tabiri veya yorumuyla karıştırmamanız gerekiyor. Batı'da pek çok psikiyatristin uyguladığı "Rüya Analizi", başlı başına bir bilim dalı. Peki, rüyalarımız hem ruhsal sağlığımız hem de insanlar arası iletişimde neden bu denli önem taşıyor?
Rüyalar mesaj gönderiyor...
Rüyalar, alt beyin ve şuuraltı sistemlerinin özel bir evrensel sembol diliyle üst beyne verdiği mesajları içeriyor. Şuuraltı ve alt beyin sistemleri rüyayı görüyor, üst beyin sistemi hatırlıyor ve yazıyor. Böylece en azından alt ve üst beyin arasında bir temas kuruluyor. Bu mesajları şu şekilde özetleyebiliriz: Üst beyne yani, farkında olduğumuz üstteki kişiliğe "Senin beyninin derinliklerinde şu şu takıntılar var. Bunları halledemezsen, o muhteşem alt beyinsel enerjini sağlıklı olarak kullanamazsın" diyor rüyalarımız. Dolayısıyla rüyalarınız çözümlenerek daha huzurlu, daha enerjik olmanız sağlanıyor. Rüya görmediğinizi düşünüyorsanız, kesinlikle yanılıyorsunuz. Çünkü, her insan her gece rüya görüyor. Rüyalarınızı hatırlamaya özen gösterirseniz, mutlaka hatırlarsınız.
Üst beyin önemli, ancak...
Doç. Dr. Nusret Kaya, beyni, "sağ ve sol" yerine, "üst ve alt beyin" olarak tanımlıyor. Bir de bu ikisinin arasında Nusret Kaya'nın ilkel libido seviyesi olarak tanımladığı bir tabaka mevcut. Üst beyin, bir milimetre kalınlığında, girintili-çıkıntılı, kabuk görünümlü, gri hücrelerden oluşan bir yapı. Tıptaki adı da "korteks" Beynin her iki yarım küresini de kaplayan, bir buçuk metrekarelik bir zar. Bu bölümün maksimum kapasitesi yüzde 28. İşte biz bu korteksle, yani üst beynimizle okuyoruz, yazıyoruz, düşünüyoruz, çalışıyoruz, konuşuyoruz, para kazanıyoruz... Dolayısıyla, genelde baktığımız zaman, bir üst beyin dünyası mevcut. Hepimiz konuşuyor, ancak hiçbirimiz kolay kolay birbirimizi anlamıyoruz. Neden mi? Çünkü, üst beyin genelde zeka, para ve şekille ilgili ve biz tüm beynimizi üst beynimiz sanıyoruz. Oysa, mutlaka alt beynimizin farkına varmamız, ona ulaşmamızı engelleyen takıntılarımızın neler olduğunu bilmemiz gerekiyor. Ancak şuuraltı denen, Nusret Kaya'nın ise "ilkel libido" olarak adlandırdığı takıntılar yüzünden, alt beynimizle bağlantısız yaşıyoruz. Alt beynin daha huzurlu, başarılı, enerjik olmamız ve insanlarla daha iyi iletişim kurmamız açsısından neden önemli olduğuna gelince...
Alt beyne ulaşmak şart!
Nusret Kaya, beynimizi bir buzula, bir Aysberg'e benzetiyor. Buzulun üstünü hepimiz biliyor, görüyoruz. Ama, ondan çok daha büyük ve derin olan, altını görmediğimiz için, daha kapsamlı, daha büyük ve daha derin olduğuna hiçbirimiz inanmıyoruz. İşte, Nusret Kaya'ya göre önemli olan buzulun altını incelemek ve çözümlemeye çalışmak. Kaya, "Biz, tüm beynimizi, korteksin oluşturduğu kadar zannediyoruz. Bence en büyük yanılgımız bu. Korteks dediğimiz, sadece buzulun üstü" diyor. Alt beyin, beynin beyaz hücrelerden oluşan yüzde 72'lik bir bölümü kaplıyor. Üst beynin aksine, duygularımız başta olmak üzere, sezgisel iletişim ve güçlerimiz ise alt beynimizle bağlantılı. Yani, alt beyin, tüm duygularımızın ve içgüdülerimizin kaynağını oluşturuyor. Alt beynin işlevleri bununla da sınırlı değil. Ayrıca, RNA yoluyla atalarımızdan gelen bilgi şifrelerini depoluyor. Bir diğer görevi de; iç organlarımızı çalıştırmak. Otonom sinir sistemi dediğimiz kalbimizin çarpması, bağırsaklarımızın çalışması, tansiyonumuz tüm bunları düzenliyor. Dolayısıyla, alt beyin çok daha kapsamlı, çok daha güçlü özellikler taşıyor.
Takıntılardan kurtulmalı ama nasıl?
Nusret Kaya'ya göre insanların büyük çoğunluğu neredeyse yüzde 99'u alt beyni kullanmıyor. Çünkü, üst beyin ve alt beynin ortasında şuuraltı var. Burada seksüel içerikli takıntılarımız yer alıyor. Bu takıntılardan kurtulamazsak, ömür boyunca alt ve üst beyin bağlantısı kurulamıyor, alt beyindeki koca bir hazine kaybedilebiliyor. Burada esas olan üst beyni devre dışı bırakıp, alt beyne olumlu telkinler yapmak. Bu konuda Batı'da psikoanaliz yoluyla, rüya analizi ve serbest çağrışım metoduyla üst beyin devre dışı bırakılarak alt beyne inmeye çalışılıyor. İşte, rüya analizleriyle bu takıntılardan kurtularak beynin iki bölümünün bağlantısı sağlanıyor. Böylece üst beyinler daha güçlü oluyor. Bu da mutluluk, başarı, yaratıcılık, güç ve barış anlamına geliyor.
Sinan DURMAZ
St.Clements Üniversitesi
Psikoloji Ana Bilim Dalı Öğretim Görevlisi
Silecekleriniz çalışmıyorsa neyi görmek istemiyorsun? Diyor...
"Telefonunuz arızalıysa iletişim kanallarında sorun var, kime söylemek istiyorsun da söyleyemiyorsun?" diyor...
"Arabanızda vuruklar, çarpmalar varsa öfkelisin, kendini ve kızgın olduğun herkesi affet" diyor...
Evinizde su boruları devamlı patlıyorsa, musluklardan su sızıyorsa yaşamındaki kaçakları gösteriyor... (Para, sağlık, huzur vs.) elektrikle ilgili sorun varsa karanlıktasın, aydınlat kendini diyor...
Veee bedenimiz işte harika makinemiz...
Biz hayatımızdaki kullandığımız araçlar arızalanınca
insanlarla ilişkilerimiz bozulunca,
yaşamın bize verdiği mesajları hala anlamadıkça…
Yaşam, son çare olarak mükemmel bir makinemiz olan bedenimizle hayatımızdaki sorunları göstermeye çalışıyor...
Ancak hastalanınca duruyoruz... Bana ne oluyor böyle diyoruz...
Neden hasta olunca farkına varıyoruz? Çünkü yaşamla ilişkimiz bir şekilde kesiliyor...
İşimize gidemiyoruz veya ağrılar içinde dolaşıyoruz hayattan keyif alamıyoruz...
"Evet, yaa, bu işim beni çok strese sokuyordu, sonunda hasta etti beni" diyorsunuz...
Yaşamın size söylediklerini dinlemek için illa hasta olmayı mı bekliyorsunuz...
Kanser olduğunuz zaman mı en nefret ettiğiniz kişiyi affedeceksiniz...
Öleceğinizi bilirseniz mi yapmak istediğiniz şeyler için kendinize zaman ayıracaksınız, kızmayı, söylenmeyi bırakacaksınız...
Hastalıklar sizin düşüncelerinizle yaşamınızda yaratmış olduğunuz sıkıntıların sonuçları ve bu düşünceler sahip olduğunuz yaşam alanlarınızı güçlü bir şekilde etkiliyor...
Öncelikle şunu da belirtmek isterim, yaşamımızdaki bu nedenleri görmemek için kendimize bahanelerde uydururuz...
Soğuk bir şeyler içtim bu yüzden boğazım ağrıyor...
Acılı yedim bu yüzden midem ağrıyor vs...
Daha önce neden soğuk içtiğinizde veya acı yediğinizde bu ağrılar yoktu...
Kendinize dürüst olun ve yaşamın size verdiği bu ipuçlarını kullanın...
Sonuçta sadece kazançlı çıkarsınız…
Aşağıda hastalıkların zihinsel nedenleri ile ilgili birkaç örnek vermek istiyorum...
Hastalıkları kalıcı bir biçimde ortadan kaldırabilmek için
bu hastalığa neden olan düşünce kalıbınızı iyileştirmeniz gerekir...
Aşağıda hastalıkların nedeni, yerine koymanız gereken olumlu düşünce şekli yer alacak...
Eğer bu hastalıklara sahipseniz lütfen bunu yapın...
Devamlı onaylamaları tekrar edin...
İyileşmenin ne kadar hızlı olduğunu,
olumlu düşünce şeklinizin de hayatınızdaki diğer problemleri nasıl hallettiğini,
ilaç tedavinize de nasıl destek olacağını göreceksiniz.
Başınız ağrıyorsa; Kendinizi hangi konuda yargılıyorsunuz sorusunun cevabını bulun...
Kendini eleştirme, değersiz görme ile ilgilidir...
Migren türü ağrılar ise mükemmeliyetçi olan ve bu yüzden kendilerine çok baskı yapan kişiler tarafından yaratılır...
Migrende yoğun olarak bastırılmış kızgınlık vardır...
Onaylaması; Kendimi çok seviyor ve onaylıyorum, kendimi affediyorum... Emin ellerdeyim...
Sinüs ağrıları; Burunun çok yakınında hissedilir.
Hayatınızda size çok yakın olan birisinden duyduğunuz rahatsızlığı gösterir,
o kişi tarafından ezildiğinizi hissediyor olabilirsiniz...
Onaylaması; Hayatın bütünüyle birim.
Huzur, uyum ve dengenin her zaman içimi kapladığını ve beni kuşattığını ilan ediyorum.
Her şey yolunda. Ben kendi gücüme sahip çıkıyorum.
Boyun ağrıları, tutulma; Düşüncelerimizde esnek olma,
sorunun öteki yüzünü görme,
başka bir kişinin bakış açısını anlamayı temsil eder.
İnatçılığı ve hep haklı çıkma isteğini bırakmak gerekir.
Olumlaması; Hayatla barış halindeyim, rahatım.
Bir meselenin her yönünü esneklikle ve kolaylıkla görüyorum.
Başka bakış açılarını da sevgiyle algılıyorum, güvendeyim.
Boğaz; Kendimizi doğru bir şekilde ifade edemiyoruz, "istediğim şeyi söyleyemiyorum..." düşünce kalıbını içerir.
Kendimizi ifade etme korkumuzu, hakkımızı aramaktan çekinme korkumuzu, "ben buyum" deme cesaretimizin olmayışını gösterir.
Kızgınlık boğaz ağrılarının nedeni.
Eğer soğuk algınlığı da varsa zihinsel karışıklık yaşıyoruzdur...
Larenjit konuşamayacak kadar öfkeli olduğumuzu gösterir.
Yaratıcılığımız engellendiğinde boğazla ilgili sorunlar olur.
Hayatlarını başkaları için yaşayan anne/ baba/çocuk/eş/sevgili/patron vs.
kendi istediklerini hiç yapamayan birçok insan
BADEMCİK ve TİROİD sorunları yaşarlar... Engellenmiş yaratıcılığın sonucudur.
Ayrıca boğazdaki enerji merkezimiz bedende değişimin olduğu yerdir...
Değişime karşı koyduğumuzda, değişmeye çalıştığımızda genellikle boğazımızda sorun yaşarız...
Öksürdüğünüzde ya da biri öksürdüğünde dikkat edin... Ne konuşuluyordu?
Neye tepki gösteriyoruz? Direnç ve inatçılık mı yoksa değişim süreci içinde misiniz?
Öksürdüğünüz an elinizle boğazınızı tutun "değişmeye hazırım" "değişiyorum" deyin…
Olumlama; Düşündüklerimi, isteklerimi, hissettiklerimi rahatlıkla ve özgürce ifade ediyorum.
Yaratıcıyım, sevgiyle konuşuyorum.
Değişmeye hazırım. Kendim olmakta özgürüm. Emin ellerdeyim.
Sırt; Destek sistemimizi temsil eder.
Sırt ile ilgili sorunlar genellikle yeterince destek görmediğimizin ifadesidir.
Yalnızca bizi işimizin, ailemizin, eşimizin desteklediğini düşünürüz.
Bu yanlış bir inanış şeklidir... Gerçeği ise, evren ve hayat bizi destekler.
Onaylama; Hayatın her zaman beni desteklediğini biliyorum ve kabul ediyorum...
Üst sırt ağrıları; Duygusal destekten yoksunluk... "Eşim, ailem vs beni anlamıyor ve desteklemiyor."
Onaylama; Kendimi seviyor, beğeniyor ve onaylıyorum. Hayat beni seviyor ve destekliyor.
Orta kısım; Suçluluk duygusuyla ilgili... Geçmişimizde arkamızda kalan bir şey.
Sırtınızdan bıçaklandığınızı mı düşünüyorsunuz,
arkanızda ne bıraktığınızı görmekten mi korkuyorsunuz
ya da arkada bıraktığınız bir şeyi mi gizliyorsunuz?
Onaylama; Geçmişi geride bırakıyorum.
Geçmişin geleceğim üzerimde hiçbir etkisi yok.
Yüreğimde sevgiyle ilerlemek için özgürüm...
Alt bölüm ise; Bitip tükendiğini hissetme, ekonomik sorunlarla bir çıkmaz içinde olma, ekonomik endişelerin ifadesidir...
Parasızlık ya da parasal korkular bu bölümle ilgilidir...
Onaylama; Yaşam sürecine güveniyorum. Gereksindiğim her şey daima sağlanacaktır. Emin ellerdeyim.
Sinir Bozukluğu; Sinirler İletişimi temsil eder.
Benmerkezcilik (sadece kendini düşünme). İletişim kanallarını kapatma
Onaylama; Yüreğimi açıyor ve sadece sevgi dolu iletişim biçimleri yaratıyorum.
Güvenlik içindeyim ve iyiyim. Rahatça ve keyifli iletişim kuruyorum.
Akciğerler; Hayatı içine alma kapasitesini temsil eder.
Akciğer rahatsızlıkları, zatürree nedeni;
depresyon, keder, hayatı içine almaktan korkma,
kendinde hayatı dolu dolu yaşama hakkını görmeme...
Hayatı reddediş...
Olumlama; Hayatı kusursuz bir dengeyle içime alıyorum.
Hayatın bütünlüğünü içime alma kapasitesine sahibim.
Hayatı sevgiyle ve dopdolu yaşıyorum.
Kalp; Sevgi ve güvenlik merkezini temsil eder.
Kendimizi sevgi ve sevinçten yoksun bırakma...
Çoktan beri süren duygusal sorunlar.
Kendini yalnız ve panikte hissetme.
"Ben yeterince iyi değilim, yeterli değilim, asla başaramayacağım" inancı ile yaşayanlar kalp hastası olurlar.
Onaylama; Kalbim sevgi ritminde vuruyor.
Neşe ve sevinci kalp merkezime geri getiriyorum.
Herkese sevgi gösteriyorum.
Sevinç içinde yaşıyorum. Sevincin, zihnimden, bedenimden ve deneyimlerinden akmasına sevgiyle izin veriyorum.
Tüm hayatla birim ve evren beni bütünüyle destekliyor. Her şey yolunda.
Yüksek Tansiyon; Çoktan beri süren, çözülmemiş duygusal sorun.
Onaylama; Geçmişi sevgiyle geride bırakıyorum. Huzur içindeyim.
Düşük Tansiyon; Çocukken yeterince sevgi görmemiş olma.
"Ne anlamı var ki?"
"Nasıl olsa işe yaramayacak" yaklaşımı içinde yaşama.
Onaylama; Artık daima sevinçli olan ŞİMDİ de yaşamayı seçiyorum.
Hayatım bir sevinç kaynağıdır.
Mide; Besinleri taşır. Tüm yeni düşünce ve deneyimlerimizi sindirir...
Bu hayatta hazmedemediğiniz, kabul etmediğiniz nedir?
Yeniliklere kolaylıkla adapte olamıyoruzdur.
Mide bulantısı; Bir fikri ya da deneyimi reddetme...
Ekşimesi; Korku, korku... Sıkıştırıcı korku...
Gastrit; Büyük korku, dehşet... Yeniden korkma, yeniyi özümseyememe...
Ülser; Yeterince iyi olmadığına inanma. Kendini sevmeyi reddetme.
Birilerini hoşnut etmeye çalışma.
Olumlama; Hayatı rahatça sindiriyor ve özümsüyorum. Güvendeyim, yaşam sürecinin bana yalnızca iyi şeyler getireceğine inanıyorum. Hayat benimle anlaşma ve uyum içinde. Her gün, her an yeniyi özümsüyorum. Kendimle barış içindeyim. Kendimi seviyor beğeniyor ve onaylıyorum.
Bacaklar; İleriye doğru atılan adımlar. Adım atmaktan korkma,
bir şeyleri yapmak istemediğimiz zaman bacaklarımızda sorunlar çıkar.
Gelecekten korkma.
Olumlama; Hayat benim için var.
Geleceğimde her şeyin iyi olduğunu bilerek güven ve neşeyle ilerliyorum.
Dizler; Boyun gibi esneklikle ilgilidir.
Taviz verme, gurur, ego ve inatçılığı ifade eder.
İleri doğru adım atarken taviz vermekten korkar, katılaşırız.
Bu eklem yerlerini sertleştirir.
İlerlemek isteriz ama değişmek istemeyiz.
Bu yüzden dizin iyileşmesi uzun süre ego devrededir.
Huzurlu olmak için esnek olmalı, takılıp kalmamalıyız...
Olumlama; Ben esnek ve akıcıyım...
Şefkat ve merhamet, bağışlama ve anlayış içindeyim.
Kolaylıkla eğiliyor ve akıyorum.
Kazalar; Kızgınlık ifadesidir.
Birikmiş öfke, otoriteye karşı çıkma arzusu.
O kadar kızgınız ki birisine vurmak isteriz ama birisi bize vurur(çarpar). Şiddete inanma...
Onaylama; Bu durumu yaratan düşünce kalıbımı terk ediyorum.
Barış halindeyim, ben değerliyim.
Kanser; Derin bir biçimde incinme, yaralanma.
Uzun zamandır süren kızgınlık.
İnsanı yavaş yavaş yiyip bitiren derin bir sır ya da üzüntü.
Nefretleri taşıma.
Olumlama; Tüm geçmişi sevgiyle bağışlıyor ve serbest bırakıyorum.
Dünyamı sevinçle doldurmayı seçiyorum.
Kendimi seviyor ve onaylıyorum.
Bu hastalıklar sadece birkaç çalışma örneği,
yurtdışında hastanelerde tıbbi tedavi ile birlikte bütünsel tedavi altında kullanılan
ve hastalara tavsiye edilen çalışmalardır...
Kaynak:Füsun paşa
--
www.suatguzey.com
Konu ile ilgili açıklama yapan CİSED Genel Başkanı Dr. Cem Keçe, erken boşalma ve vajinal kuruluğun grip ve soğuk algınlığında kullanılan bir takım ilaçların kullanımı ya da bırakılmasının yan etkisi olarak ortaya çıkabileceğine dikkat çekti.
"ERKEKLER PANİK İÇİNDE BİZİ ARIYOR"
Dr. Keçe şunları kaydetti: "Kışa adım attığımız bu günlerde soğuk algınlığı ve grip vakalarının artması anti-gripal ilaçların kullanımını da arttırdı. Gribin etkilerinden bir an önce kurtulmak için bu tür ilaçları kullanmakta iken aniden erken boşalma gibi cinsel işlev yetersizliğiyle karşılaşan erkeklerin aklına kullandıkları ilaçların buna yol açabileceği gelmemekte ve bu erkeklerin bir kısmı panik içerisinde bize başvurmaktadır. Bu ilaçların büyük bir kısmı hekim tavsiyesi olmadan temin edilmektedir. Hekimlerimizin reçete ettiği durumlarda ise ilaçların yan etkileri konusunda genellikle hastalar uyarılmamaktadır. Toplum olarak cinselliği rahat konuşamıyor olmamız hekimlerimizi de etkilemiştir. Dolayısıyla grip ilaçlarının cinsel işlevlerde geçici erken boşalma gibi değişikliklere neden olabileceği konusuna hiç girilmemektedir. Özellikle grip ilaçlarının içinde yer alan antihistaminikler ve dekonjestanlar erken boşalmaya sebep verebiliyor."
"HASTALIKTAN DOLAYI ERKEN BOŞALMA NORMAL AMA..."
"Hastalıktan dolayı erken boşalma normal ama buna neden olan çoğu zaman grip hastalığı değildir, grip için kullanılan ilaçlardır. Ayrıca, seksten keyif almak için sağlıklı bir beden ve huzurlu bir ortam gereklidir. Eğer bedeniniz grip mikrobuyla mücadele içerisindeyse huzurlu değil demektir, bu stres de erken boşalmayı kolaylaştıran bir faktör olarak işe karışır. Grip ilacı kullandıkları dönemde erken boşalma sorunu yaşayan erkekler rahat olsunlar; yaşadıkları erken boşalma geçicidir ve ilaç kullanımı bittiğinde sorun ortadan kalkacaktır. Gerçek erken boşalma tanısı koymak için 6 ay ve üzerinde haftada ortalama 2 kez olmak üzere düzenli bir cinsel hayatın olması ve her cinsel ilişkide yineleyici ve tekrarlayıcı bir biçimde erken boşalmanın yaşanması gibi kriterler vardır. Dolayısıyla grip hastalığının olduğu dönemdeki erken boşalmaları biz bir cinsel işlev bozukluğu olarak görmüyoruz. Ancak burada cinsel işlev bozukluğuna yol açabilecek bir tehlikeye de dikkat çekmek istiyoruz. Bir erkek, gripal dönemdeki geçici erken boşalmalarına takılıp kalır da iyileştikten sonraki cinsel yaşantısında performans anksiyetesine (başaramama korkusu) girerse gerçek bir erken boşalma sorunuyla karşı karşıya kalabilir. Yani "yine erken boşalacağım", "yine aynısı olacak", "yine eşimi tatmin edemeyeceğim" veya "yine rezil olacağım" gibi düşüncelerle yatağa giden erkek performans anksiyetesine girebilir, bu da erken boşalmaya yol açabilir. Bu nedenle grip hastalığı yaşayan erkekler yaşayabilecekleri erken boşalmanın geçici bir sorun olduğu ve ilaç kullanımı bittiğinde eski performanslarına geri dönecekleri duygu ve düşüncesine sahip olmalıdırlar."
"VAJİNAL KURULUK TEHLİKESİ VAR"
Grip ilaçları sadece erkeklerin değil kadınların da cinsel hayatlarını olumsuz etkiliyor. Bu ilaçların kadınlarda görülen yan etkilerinden biri de vajinal kuruluk. CİSED Genel Sekreteri Psikolog Serap Güngör'e göre, grip ilacı kullanan bir kadın, cinsel aktivite sırasında vajinal kuruluk yüzünden acı yaşayabilir. Ancak asıl sorun bundan sonra başlıyor. Kadının daha sonraki cinsel yaşantısında da aynı acıyı yaşama endişesi içine girebileceğine dikkat çeken Psk. Güngör, bu durumun cinsel isteksizliğe sebep olabileceğinin altını çizdi.
"KISA BİR SÜRE CİNSEL HAYATA ARA VERİN"
Psikolog Güngör'ün önemli bir de uyarısı var:
"Cinsellik, hayatımız için oldukça önemli bir yer tutuyor ama asla birinci sıralarında yer etmiyor. Bedenimiz ve zihnimiz hastalık ve stres gibi durumlarla mücadele ederken, cinsellik ikinci plana düşebilir. Bundan dolayı özellikle grip başta olmak üzere, ilaç tedavisi uygulanarak geçirilen has
internet haber
DOUG COPP'UN ÖNERİLERİ ;
1) 'Binalar çökerken basitçe 'çömelen ve korunan' kişiler istisnasız her defasında ezilerek ölüyorlar. Masa, araba gibi nesnelerin altına giren kişiler her zaman ezilirler.
2) Kediler, köpekler ve bebekler'in hepsi doğal bir şekilde dizlerini ana rahmindeki gibi karınlarına doğru çekerek kıvrılırlar. Deprem anında sizde bu şekilde kıvrılmalısınız. Bu doğal bir güvenlik ve hayatta kalma içgüdüsüdür. Daha küçük bir boşlukta hayatta kalabilirsiniz. Hafifçe ezilecek ama yanında boşluk yaratacak bir kanepe, geniş büyük bir eşyanın yanında durun.
3) Ahşap evler deprem anındaki en güvenliyapılardır. Sebebi basittir; ahşap esnektir ve depremin zorlamasıyla hareket eder. Eğer ahşap bina çökerse geniş yaşam boşlukları oluşur. Ayrıca, ahşap binalar daha az yoğunlukta yıkılış ağırlığına sahiptir. Tuğla binalar ayrı tuğla parçalarına ayrılacaklardır. Tuğlalar bir çok yaralanmalara sebep olacaktır, ama (beton) bloklardan daha az ezilmiş vücutlar yaratırlar.
4) Eğer gece yataktayken deprem olursa, basitçe yuvarlanarak yataktan düşün. Yatağın çevresinde güvenli bir boşluk oluşacaktır. Oteller müşterilerine deprem anında yatakların yanında yere uzanmalarını salık veren bir uyarı notunu odalarda her kapının arkasına asarlarsa depremlerde çok büyük hayatta kalma oranlarını sağlayabilirler.
5) Televizyon izlerken deprem olursa ve kolayca kapıdan veya pencereden dışarı kaçmak mümkün değilse, kanepe veya büyük bir koltuğun/sandalyenin yanında cenin pozisyonunda kıvrılarak yere uzanın..
6) Bina çökerken Kapı kirişlerinin altına geçen herkes ölür...Nasıl mı? Eğer kapı kirişlerinin altına geçerseniz ve kapı kirişi öne veya arkaya doğru düşürse inen tavanın altında ezilirsiniz. Eğer kapı kirişi yana doğru yıkılırsa ikiye bölünürsünüz. Her iki durumda da ölürsünüz!
7) Hiçbir zaman merdivenlere gitmeyin/yönelmeyin. Merdivenler (ana binadan) farklı bir 'frekans aralığına' sahiptir; ana binadan bağımsız/ayrı olarak sarsılırlar. Merdivenler ve binanın geri kalanı devamlı olarak birbirlerine çarparlar, ta ki merdivenlerin yıkılışı gerçekleşene kadar.
Merdivenlere ulaşan insanlar basamaklar yüzünden yaralanırlar. Korkunç şekilde sakatlanırlar. Bina yıkılmasa dahi, merdivenlerden uzak durun. Merdivenler binanın hasar görmesi en muhtemel kısmıdır.
Depremde yıkılmamış olsa dahi, merdivenler bağırarak kaçmaya çalışan insanların aşırı yüklenmesi ile çökebilir. Merdivenler binanın geri kalan kısmı zarar görmemiş olsa dahi her zaman güvenlik açısından kontrolden geçirilmelidir.
8) Binanın dış duvarlarına yakın yerlerde durun, mümkünse dışına çıkın. Binanın iç kısımlarındansa dış kısımlarına yakın yerlerde olmak çok daha iyidir. Binanın dış çevresinden ne kadar içeride olursanız, çıkış yolunuzun kapanma ihtimali o kadar artacaktır.
9) Aynen Nimitz yolundaki katlar arasındaki (yıkılan) blokların meydana getirdiği gibi, deprem anında üst yolun yıkılmasıyla ezilen araçların içinde bulunan insanlar ezilirler. San Francisco depreminin kurbanlarının hepsi araçlarının içindeydiler. Hepsi öldü.
Araçlarının dışına çıkıp,aracın yanına uzanıp veya oturarak kolaylıkla hayatta kalabilirlerdi. Ölen herkes eğer araçlarından çıkıp, araçlarının yanına oturabilseler veya uzanabilselerdi yaşıyor olabilirdi. Ezilen bütün araçların yanında-kolonların direkt olarak üzerine düştüğü araçlar hariç- 3 feet yükseklikte boşluklar oluşmuştu.
10) Enkaz halindeki gazete ofislerini ve çok miktarda kağıdın olduğu ofisleri dolaşırken kağıdın sıkışmadığını/ezilmediğini
keşfettim. Kağıt yığınlarının/kümelerinin etrafında geniş boşluklar bulunur/oluşur.
Bir yudum gazlı içeceğin vücuda ettiklerini tahmin edebiliyor musunuz?
Çok yakında çıkacak olan Milli Sistem Projesi MSP Messenger'ı daha önce BURADA ki bağlantıdan duyurmuştuk çok kısa bir süre sonra MSP Messenger 2.0 İle gerçek anlamda hayata geçecek. bunun için MSP Messenger.com adresinden ayrıntılı bilgili alabilirsiniz ben buraya da indirme linkini ekliyorum Bu Projeye Herkesin Destek vermesini istiyorum.
İndirme linkini vermeden önce dilerseniz programı biraz yakından tanıyalım MSP Messenger ile neler yapabiliriz bir öğrenelim.
| MSP Messenger 2.0 ın ekran görüntüsü |
Daha fazla bilgi almak isteyenler BURADAN ulaşabilir ya da Web sayfasını ziyaret Edebilirler şimdi size indirme adresini veiyorum bence hemen indirin ve deneyin :)
Yazı I: Söz konusu Röportaj (04.01.2011tarihli Cumhuriyet- gazetesinde yayınlandı)
Dünyadaki çevre kirliliği ve teknolojik kirliliğin otizmin artmasını tetiklediği vurgulandı.
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Ahmet Aydın ile Nükleer Tıp Uzmanı Dr. Cem Kınacı dünyadaki çevre kirliliği ve teknolojik kirliliğin otizmin artmasını tetiklediğini vurguladı. Uzmanlar, otizme neden olan etmenlerin ortadan kaldırılmasıyla hastalığın tedavi edilebileceğini söyledi.
Yaygın gelişimsel bozuklukların içinde yer alan “otizmin” dünyada ve ülkemizde çok hızlı bir şekilde artış gösterdiği, her 150 çocuktan birinin otistik olduğu belirtiliyor. Bilim dünyasından çok sayıda hekim, otizmin bilinen kesin bir tedavi yönteminin olmadığını ifade ederken İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Çocuk Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Aydın ile Nükleer Tıp Uzmanı Dr. Cem Kınacı otizmin tedavisinin mümkün olduğunu savunuyor.
Prof. Dr. Ahmet Aydın, otizmin nedenlerinin tam olarak bilinmediğini, ancak dünyada yaşanan kirliliğin, hastalığın ortaya çıkmasında önemli bir yerinin olduğunu savunarak “Dünyamızı hızlı bir şekilde kirletiyoruz. Yapılan araştırmalarda otistik çocukların büyük bir çoğunluğunun vücudunda ağır metallere ya da kimyasal maddelere rastlanıyor” dedi.
Otizmin aslında yaygın gelişimsel bozukluk anlamına geldiğini, otizmin kelime anlamı olarak da “içe kapanıklılık” olduğunu anımsatan Aydın, “Yaygın gelişimsel bozukluk demek daha doğru bir tabirdir. Yaygın gelişimsel bozukluğun içinde en hafifi hiperaktivite, en ağırı da otizimdir. Anne karnında teşhisi mümkün değildir” dedi.
Aydın, dünyada ve Avrupa’nın bazı ülkelerinde çeşitli bilimsel araştırmaların yapıldığını, ABD’de 20-30 yıl önce on binde bir olan otizmin şimdi yüzde 1’lere dek çıktığını, benzer paralelliğin ülkemizde de olduğunu kaydetti. Otizmin en çok kentlerde görüldüğüne dikkat çeken Aydın, şöyle devam etti: “Bir hastalık 30-40 yılda 100 kat artmışsa buna genetik diyemezsiniz. Genetik hastalıklar ancak Akraba evlilikleri artarsa artar. Türkiye’de yüzde 20 civarında akraba evliliği var, bu 20-30 önce de aynıydı, şimdi de aynı. ABD’de akraba evliliği bizimle kıyaslanamayacak kadar az. Ama hastalık orada daha fazla. O zaman buna genetik diyemeyiz.”
Otizmin ciddi bir halk sağlığı problemi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Aydın, hastalığın erken belirtilerinin yakalanmasının önemine değindi. Aydın, çocuğun gözlemlenmesinin yanında birtakım kan, idrar, dışkı testleri ile vitamin ve mineral değerlerine bakılarak otizmin teşhis edilebileceğini söyledi.
Aydın, “Yüzde 80 erkeklerde sık görülüyor, erkeklik hormonları ile de ilgili ama tek bir faktörü yok. Tedavi olan ve iyileşen vakalarım var. Ayrıca Otizm Araştırma Enstitüsü’nün videolarında da iyileşen vakaları izleyebilirsiniz. Ama bu herkesin düzeleceği anlamına gelmez. Otizm tedavi edilebilir ama her vakayı ayrı ayrı değerlendirmek lazım” dedi.
Otizm teşhisi konulan çocukların birçoğunda çok sayıda vitamin ve mineral eksikliğine rastlandığının altını çizen Prof. Dr. Ahmet Aydın, içinde en çok D, B6, B12 vitamini, çinko, selenyum eksikliğinin görüldüğünü vurguladı. Aydın, otistik çocukların yüzde 80’inin mide bağırsak problemi olduğuna değindi.
Bağırsak dengesi bozulan otistik çocuklarda bağırsağın geçirgenliğinin arttığı, bu nedenle geçmemesi gereken büyük protein parçacıklarının vücuda geçtiğini anımsatan Aydın, vücudun da buna tepki verdiğini, buğday ve süt proteininden geçen sindirilmemişlerin de morfin etkisi yaptığını, morfin zehirlenmesine neden olduğunu anlattı. Aydın, şunları anlattı:
“Bu hastaların yüzde 60-70’inde ağrıya karşı duyarsızlık vardır. Çocuk kolunu bir yere çarpar, başka çocuk olsa bağırır ancak bu çocuklar ağrıyı hissetmez, hatta o kadar ileriye gider ki alevi bile hiç bağırmadan tutanlar vardır. Eğer ağrı hissi yoksa ya da azsa o zaman diyoruz ki süte, yoğurda, peynire düşkün mü bunu soruyoruz. Bu çocuklara diyet veriyoruz.”
Ağır metal ve kimyasal toksinlerin tüm sindirim sistemini bozduğunu belirten Aydın, “Bir çalışmaya göre 55 otistik çocuk inceleniyor, hepsinde ağır metal ortaya çıkıyor. Otistik bireylerin 90’ında ağır metal zehirlenmesi var” dedi.
Ağır metal zehirlenmeleri içinde en çok kurşun zehirlenmesine rastlandığını, kurşunun oturduğumuz yerlerde, duvar boyalarında, pimapenler, kıyafetlerde, rujlarda, kurşun kalemler ve oyuncaklar gibi günlük hayatımızda sıklıkla kullandığımız ürünlerde olabileceği belirtiliyor.
‘Dünyam yıkılmıştı’
Otizm teşhisi konulduğunda dünyasının değiştiğini anlatan Şenay Çalışgan, ikizleri Okan Deniz ve Hüseyin Barış’ın 2006 yılında dünyaya geldiğini, ikizlerden birinin 6 aylıkken farklı olduğunu gözlemlediğini anlattı.
Çalışgan, “Oğlum Hüseyin Barış’taki farklılık fiziki olarak değildi, bakışlarında, hareketlerinde bir farklılık vardı. Çevremdekiler Barış’ın ‘Hiçbir şeyi yok, çocuk normal, sana öyle geliyor’ diyordu. Oğlumu gizlice pedagoga götürdüm. 1 yaşında bana, ağır metal zehirlenmesi olduğu söylendi ve ‘Otizmin başındasınız, yarım gün kreşe verin’ dediler” dedi.
Çalışgan, şunları söyledi: “İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde tedaviye başladım, yarım günlük özel eğitim merkezine kaydettirdim. Uygulanan tedavilerin ardından eğitmenleri çocuğumdaki otizm belirtilerinin yok olmaya başladığını, doktor raporları da vücutta bulunan ağır metal oranının ciddi biçimde azaldığını söylediler. Annelik içgüdüsüyle bir şeyler yolunda gitmiyor diye düşünüyor, ‘Neden bana bakmıyor, sallanıyor, duymuyor, dokunamıyorum’ diye çok üzülüyordum. Her akşam şarkı söyleyerek, ellerini ve ayaklarına dokunarak dokunma hissini sağladım, sabah-akşam klasik müzik, sanat müziği dinlettim. Bu durumdaki çocuklarımıza hafta 90 dakika eğitim veriliyor. Devlet özel durumu olan çocuklarımıza eğitimi kısıtlıyor. Eğitimi ne kadar çok alırlarsa o kadar gelişimleri artıyor.”
Otistik çocuk babası, otizm ile mücadele ediyor
Otizm Tedavi ve Eğitim Derneği üyesi ve Nükleer Tıp Uzmanı Dr. Cem Kınacı ise bir otistik birey babası. 1.5 yaşına kadar normal bir çocuğu olduğunu anlatan Kınacı, yapılan aşıların ardından çocuğunda hızlı bir değişimin yaşandığını, 2 yaşından sonra oğlunun içine kapandığını anlatıyor.
ABD’deki John Hopkins Tıp Fakültesi tarafından yapılan otopsi çalışmalarında otistik çocukların beyninde bir enflamasyona (hücrenin normal dışı çalışması ile ortaya çıkan iltihabi durum) rastlandığını, bunun da toksinlerle, bakteriler, kimsayallar ile oluşabileceğini söyledi. Kınacı, çocuğunun tedavi sonrasında büyük oranda iyileştiğini, şimdilerde bilgisayar kullandığını, piyano çaldığını, problem çözdüğünü, kendi yemeğini kendisinin ısıtıp yediğini, özel eğitim merkezine de gittiğini anlattı.
Otizm tedavi sürecinde SPECT, MR denilen görüntüleme yöntemlerini kullandıklarını, ardından beyindeki oksijensiz kalan bölgeleri belirleyerek hiperbarik oksijen tedavisi yaptıklarını anlatan Kınacı, şunları söyledi: “Otistik çocukların neredeyse tamamına yakınında beyinde ölü hücreye rastlanmıyor. Yarar göreceğini düşündüğümüz vakalara bu tedaviyi uyguluyoruz. Basınç altındayken oksijen veriliyor. En az 40-50 seanstan başlayan bir yöntem, her gün 1 saate yakın bu tedavi alınıyor.”
Barış, yaşama tutundu
Bahçeşehir Özel Eğitim Psikolojik Danışmanlık ve Sağlık Hizmetleri eğitmenlerinden Nadide Ümüt şunları anlattı: “Barış, kurumumuza yaygın gelişimsel bozukluk tanısı ile geldi, o zamanlarda göz teması yoktu, sosyal yaşamdan kopuktu, ellerini ve bedenini amaçsızca sağa-sola sallıyordu, sınıf düzeyinde problem çözemiyordu. Şimdi göz kontağı kurabiliyor, takıntıları tamamen yok oldu, arkadaşlarıyla oyun oynayabiliyor, sosyal yaşam becerileri oldukça iyi.”
Otizmin belirtileri
• Konuşmada gecikme ve konuşamama • Seslere karşı aşırı duyarlı olma ya da duyarsızlık • Oyuncaklarla alışılmışın dışında oynama • Göz temasının olmaması • Dış dünyaya kendini kapama ya da aşırı hareketlilik • Dönen cisimlere ilgi • Nedensiz ağlama ya da gülme • Parmaklarının ucuna basarak yürüme • El çırpmaları • Dokunmaya karşı aşırı duyarlılık ya da duyarsızlık
Yazı II: Söz konusu Röportaj ile ilgili olarak Prof.Dr Nahit Motavalli Mukaddes’in karşı yazısı (14.01.2011tarihli Cumhuriyet- Bilim Teknik Dergi’sinde yayınlandı).
Otizm Üzerine Yanlış Haber
Gazetemizin 04.01.2011 tarihli sayısında otizmin genetik kaynaklı olmadığını ve dünyada çevre ve teknolojik kirlilik ve yanlış beslenme sonucu otizmin arttığını ileri süren bir söyleşi yayımlandı. Söyleşi yapılan kimseler çocuk metabolizması ve beslenme bilim dalı uzmanlarıydı. Bir de özel psikolojik danışmanlık yetkililerine de söz verilmişti. Otizmin nedenleri ve tedavisi konusunda, bugüne kadar tıbbın kabul ettiğinin aksine görüşlerin dile getirildiği bu söyleşideki düşüncelere otizm konusunda uzmanlar, psikiyatristler, karşı çıktı. İlginç bir şekilde, sözü geçen haberde tedavi önerenlerin bugüne kadar otizmin tedavisi konusunda hiç bir bilimsel araştırma ve uluslararası yayınının olmamasıydı..
İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr Nahit Motavalli Mukaddes, gönderdiği açıklamada şu görüşleri dile getirdi:
“Otizm, gelişimsel psikiyatrik bir bozukluktur. Dolayısı ile bu konuda bilimsel eksende söz sahibi yetkili kişiler çocuk psikiyatrlarıdır.
Otistik bozukluk büyük bir çoğunlukta ömür boyu sürer.
Otizmin sebebi büyük oranda genetiktir ve çoğul genle geçmektedir.
Tedavisi erken eğitsel, yoğun programlardır. Genelde bu tedavilerle ilgili araştırmalar bile kısıtlı olup, bunlar dışında hiçbir tedavi etkinliği üzerine bilimsel bir araştırma sonucu yayınlanmadı.
Kesin ve radikal bir tedavisi olmadığından, aileler istismara açıktır ve ümit vaat eden uygunsuz ve etkinliği ispatlanmamış tedavilere (Hiperbarik oksijen, diyet, ağır metal arındırma vs..) yönlendirilebilirler. Bu tedavilere yönelen aileler, ciddi maddi, zaman ve motivasyon kaybı yaşıyorlar.
Prof. Mukaddes “Bir yakınınızın psikiyatrik sorunu olunca metabolizma doktoru ve ya nükleer tıp uzmanına gider misiniz? Gitmeyi uygun bulur musunuz?” diye sordu ve bilimsel bilgiler için uluslararsı geçerliliği olan “U.S National Library of Medicine - National Institue of Health e” ait olan Pubmed’e başvurulabileceğini söyledi: “İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Psikiyatrisi Ana bilim dalında yirmi yıldan beri otizm ile ilgilenen, ilk otizm kliniğini kurmuş, genetik çalışmalarını Harvard Tıp Fakültesi ile birlikte yürütmüş, verileri “Science” ve “Nature” gibi dergilerde yayınlanmış, ülkemizde beyini etkileyen pek çok bozukluk otizm taramasını yapmış bir bilim kadınıyım.
Son yirmi yılımın %50 zamanını otizme adamış bir bilimci olarak, kitlelere zarar veren bu hataların tekrar edilmemesini ümit ediyorum.” dedi.
Yazı III: Prof.Dr Nahit Motavalli Mukaddes’in iddialarına karşı Prof. Dr. Ahmet Aydın’ın yazdığı ve Cumhuriyet’te yayınlanmayan karşı yazı
Otizm Genetik mi?
Sayın Cumhuriyet-Bilim Dergisi Editörü
Derginizin 14.01.2011 tarihli sayısında ‘Otizm Üzerine Yanlış Haber’ başlıklı İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nahit Motavalli Mukaddes, tarafından yazılmış bir yazı çıkmıştır.
Bu yazı Cumhuriyet gazetesinin 04.01.20100 tarihli sayısında yayınlanan ve benimle yapılmış ‘Otizm kirlilikle artıyor’ başlıklı bir röportaj ile eleştirileri ve yersiz suçlamaları içeriyordu. Konu sadece şahsımı ilgilendirmiş olsa idi, yer yer hakaret ve aşağılayıcı hükümlerle dolu bu yazıya cevap vermek istemezdim. Ama konu halk sağlığını ilgilendirdiği için, kamu yararı açısından bu iddialara cevap vermenin gerekli olduğunu düşündüm. İsterseniz Prof. Dr Nahit Motavalli Mukaddes’in ile benimle yapılmış röportaj ile ilgili iddia ve itirazlarını birer birer inceleyelim;
İddia 1. “Otizm, gelişimsel psikiyatrik bir bozukluktur. Dolayısı ile bu konuda bilimsel eksende söz sahibi yetkili kişiler çocuk psikiyatrlarıdır. Otistik bozukluk büyük bir çoğunlukta ömür boyu sürer.
Yanıt: Otizm ruhsal değil, medikal bir hastalık tablosudur; gökten zembille inmez. Biyolojik ya da metabolik sorunlar doğal olarak insan ruh yapısını ve davranışlarını ciddi şekilde etkiler. Otizm konusunda tabii ki çocuk psikiatrları da söz sahibidir; ama tek söz sahibi değillerdir. Otizm multi-disipliner yaklaşım gerektiren bir hastalık tablosudur. Başta nöroloji, gastroenteroloji, beslenme, metabolizma, toksikoloji, davranış bilimleri, fizyoterapi vb gibi bilim dallarının işbirliği ile yapılan ve de kişiye özel olan bir tedaviyi gerektirmektedir.
Klasik paradigmaya sıkı sıkıya bağlı olan sizin gibi hekimler için otizm tedavi edilemez bir klinik tablodur. Çünkü bu klinik tablonun altında yatan nedenleri aramadığınız için, dolayısıyla da tedavi edemezsiniz. Ama nedenleri saptarsanız biyomedikal tedaviler ile otizm tablosunda ciddi düzelmeler sağlanabilir. Hatta bu tedavi ile tamamen düzelenlerin sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. Gerçi sizler bunlara inanmıyorsunuz ama bilim ve inanç farklı kavramlardır.
İddia 2. Otizmin tedavisi erken eğitsel, yoğun programlardır. Genelde bu tedavilerle ilgili araştırmalar bile kısıtlı olup, bunlar dışında hiçbir tedavi etkinliği üzerine bilimsel bir araştırma sonucu yayınlanmadı.
Cevap: Otizm tedavisinde eğitimin rolü tabii ki önemlidir. Ancak altta yatan biyolojik engeller kalkmadıkça, özel eğitimin başarı şansı ciddi şekilde azalır. Biyomedikal tedavi yapılmadan sadece yoğun eğitim yapmak bir tarlaya sürmeden, gerekli gübreyi atmadan tohum atmaya benzer. Bu durumda ancak birkaç tohum yeşerir; bütün bir tarla değil.
İddia 3. Otizmin sebebi büyük oranda genetiktir ve çoğul genle geçmektedir.
Sizin gibi klasik psikiatrların çoğu otizmi genetik kökenli yani nesilden nesile bir hastalık olarak görüyorlar. Ama ortada büyük bir yanılgı var; çünkü otizm çığ gibi artıyor. Halbuki hiçbir genetik hastalık çığ gibi artmaz. Olsa olsa akraba evliliğinin artması ile o da biraz artabilir. Gelişmiş ülkelerde akraba evliliği çok azdır, ama otizmdeki artış çok muazzamdır. Gelişmemiş ilkel topluluklarda ise akraba evliliği çok sıktır ama otizm sıklığı gelişmiş ülkelere göre belirgin azdır.
Tabii ki klasik psikiatrlar da 50-60 yıl gibi oldukça kısa zaman dilim aralığında genetik bir hastalığın sıklığının bu kadar artmaması gerektiğini biliyorlar. Bu nedenle onların birçoğu otizm sıklığının yıllar içinde artmadığını sadece tanı kriterlerinin değiştiğini ya da hekimler ve aileler bu konunun üzerine çok düştüğü için otistik çocuk sayısının artmış gibi göründüğünü iddia ediyorlar. Acaba bu ne kadar doğrudur?
Blaxill’in yaptığı çok ayrıntılı incelemeye göre yetmişli yıllarda ABD’de 3/10,000’in altında olan otizm sıklığı, doksanlı yıllarda 30/10,000’in üzerine çıkmıştır; yani 20 yıllık zaman diliminde en az on kat artmıştır (1). Britanya’nın bazı bölgelerinde yapılan ve British Journal of Psychiatry dergisinde 2009 yılında yayınlanan bir çalışmada ise 1/66 (151/10,000) gibi çok daha yüksek bir oran saptanmıştır (2).
Peki birkaç nesil içinde bu kadar gen değişiminin olmayacağı bilindiğine göre neden kırsal yörelerde çok az rastlanan veya birkaç yüzyıl öncesinde sıfıra yakın görülme sıklığı olan bu hastalıklar kentleştikçe ve Batı hayat tarzına gidildikçe patlama yapıyor acaba?
Ve her Allahın günü bir gazetede okuyoruz yok otizmin geni bulundu, kanserin, obezitenin geni bulundu diye. Ama nedense somut bir sonuç yok. Bu haberleri daha çok okumaya devam edeceğiz görünüyor. Bakın son aylarda kanser, kalp, otizm gibi 80 kadar önemli hastalığın hangi genlerden kaynaklandığını bulmak için yapılan araştırmaların toplu analizinin değerlendirildiği önemli bir makale yayınlandı (3).
Otizm için sonuç ne bulunmuş biliyor musunuz? Bilinen tek genli metabolik-genetik hastalıkların dışında sıfıra sıfır elde var sıfır, dağ fare bile doğuramamış. Bulunabilen genetik nedenler ise binlerce genin (örneğin otizm için birkaç yüz) küçük değişimlerinden etkileniyormuş. Bu değişiklikler ise hastalık tablosunu izah etmekten oldukça uzakmış. Bu uzmanlara göre yukarıdaki hastalıklar başlıca şu faktörlerden etkileniyor;
1. Çevresel faktörler, kimyasallar, gıda katkıları vb, 2. Yasam tarzı değişiklikleri (egzersiz, güneş ), 3. Doğru beslenme, 4. Genetik faktör. Bunlar içinde en az etkili olanı genetik faktördür.
Peki sıfıra yakın bir sonuca rağmen bu genetik araştırmalara niçin milyarlarca dolar harcanır da buna karşılık otizmin biyolojik-nörolojik nedenleri yeterince araştırılmaz ve bu tarz yapılan araştırmalar da görmezden gelinir? Bir tek cevabı var bu sorunun; karar vericiler (politikacılar), sanayiciler ve tıp çevreleri için topu taca (genetiğe) atmak hem daha pratiktir, hem de kimyasal ve fiziksel çevre kirliliğinin, beslenme yetersizliklerinin sorumluluğundan kurtulma olanağı sağlar. Yani genetik çöp kutusu gibi. Bu genetik araştırmalara en çok bazı gıda ve ilaç şirketlerinin destekleyici olması ise çok düşündürücü bir durum.
Aslında otistik çocukların çoğunda fazla sayıda tek-gen polimorfizmleri vardır. Tek-gen polimorfizmlerinde talasemi, genlerde bir eksiklik ya da yapısal bir bozukluk yoktur, fakat genin kalitesi bozuk ve idare ettiği enzim tembel çalışmaktadır. Çevresel zararlılar (ağır metal, böcek ilacı, antibiyotikler, enfeksiyon ajanları, vb.) ve vitamin eksiklikleri durumunda Tembel çalışan genlerin fonksiyonları daha da bozulur. Bilim dünyasında genetiğin bu dalına epigenetik deniyor. Bu durum yüzlerce, binlerce biyokimyasal reaksiyonu bozar ve bu reaksiyonların önemli bir bölümü merkez sinir sistemi ile ilgilidir. çevresel zararlıların elimine edilmesi ve vitamin, mineral ve amino asit eksikliklerinin giderilmesi ile tek-gen polimorfizmlerinin fonksiyon bozuklukları ortadan kaldırılabilir.(Örneğn MTHFR polimorfizminde folik asit, VDR polimorfizminde D vitamini vermek gibi). Genetiğin bu dalına da nütrigenetik deniyor. İşte saygıdeğer Hocam bu nedenle beslenme ve metabolizmacıların bu çocukların tedavisindeki önemi en az psikiatrlar kadardır; hatta bence daha da fazladır.
İddia 4: Prof. Dr. Mukaddes bilimsel bilgiler için uluslararsı geçerliliği olan “U.S National Library of Medicine - National Institue of Health e” ait olan Pubmed’e başvurulabileceğini söyledi: (benimle yapılan röpörtajla ilişkili olarak) Ancak bilimsel yayından ziyade propaganda ve reklam mekanizmaları ağır metallerin ya da belli besinlerin otizme yol açtığı gibi birtakım başka kanıtlanamamış ve iddialı fikirlerle işledi.
Bilimsel yayın yok diyorsanız Otizm Araştırma Enstitüsünün (Autism Research Institute) sitesine (www.autism.com) girmek lüfunda bulunun; orada konularına göre sınıflanmış yüzlerce araştırmayı göreceksiniz. Bu araştırmalar da Pub Med’de kayıtlıdır. Ama nedense onları görmek istemiyor, yok hükmünde sayıyorsanız o başka.
İddia 5: Kanıt bulmaya tenezzül etmeksizin, rastgele ‘biyomedikal’ tedavilerle (hiperbarik oksijen, vücutta nasıl emildiği ve beyini etkileyip etkilemediği anlaşılamayan aminoasitler ve vitaminler, psikotrop ilaçlardan oluşan kokteyller) ailelere sahte umutlar satıldı.
Cevap: Aslında kanıt aramayan sizlersiniz. Biz kanıt arayıp bulduğumuzda biz bunlara inanmıyoruz diyorsunuz. Mesela ‘Beyini etkileyip etkilemediği anlaşılamayan aminoasitler’ demeniz çok şaşırtıcı. Dopamin, norepinefrin, serotonin, glutamat, GABA gibi beyinin en önemli sinir ileticileri amino asitlerin kendisi ya da türevi. Bunu bilmemeniz mümkün değil. Zaten amino asit metabolizması üzerinden etki gösteren risperidon ve metilfenidat gibi ilaçları da bol bol reçete ediyorsunuz. Biz amino asit tahlilleri yaptırıp da eksikleri yerine koymakla bilim ahlakına aykırı davranıyoruz da siz çok sayıda yan etkiye sahip ilaçları peynir ekmek gibi kullandığınızda bilim ahlakına uygun mu davranıyorsunuz; hem de bu amino asitleri tahlil etme zahmetine katlanmadan. Üstelik bu amino asit tahlillerini yapmadığınız için otizm tablosu ile kendini gösteren çok sayıda metabolik hastalığı da gözden kaçırıyorsunuz. (fenilketonüri, kreatin sentez (GAMT) yetersizliği, ornitin transkarbamoilaz yetersizliği ve histidinemi gibi).
İddia 5: Kesin ve radikal bir tedavisi olmadığından, aileler istismara açıktır ve ümit vaat eden uygunsuz ve etkinliği ispatlanmamış tedavilere (Hiperbarik oksijen, diyet, ağır metal arındırma vs..) yönlendirilebilirler. Bu tedavilere yönelen aileler, ciddi maddi, zaman ve motivasyon kaybı yaşıyorlar.
Cevap: Bu ifade, aynı üniversite mensubu olduğunuz bir meslektaşınız için çok ağır ve aşağılayıcı. Otizm klinik tablosunun altında yatabilecek biyolojik nedenleri inatla araştırmayarak aslında sizin gibi hekimler aileleri maddi zarara uğratmakta diğer taraftan da yılgınlığa sürüklemektedirler. Nedenleri araştırıp bunları çözmeye çalışan hekimleri şarlatanlıkla, umut tacirliği ile paragözlülükle suçluyorsunuz. Biraz ayıp olmuyor mu? Bu arada bilginiz olsun (tabii suç değil ama) benim sizin gibi özel muayenehanem yok. Hastalarım her hangi bir ek ücret olmadan bana muayene olabilirler.
Bereket ki son yıllarda yapılan araştırma ve uygulamalar, otizmin gizlerini hızla çözmeye başladı. Çok sayıda araştırma otistik çocuklarda beyin kan akımında azalma, sinir sistemi iltihabı (nöroenflamasyon), bağışıklık yetersizliği, okidatif stres, mitokondri fonksiyon bozukluğu, sinir-ileticisi (nörotransmitter) bozuklukları, vitamin mineral ve amino asit eksiklikleri, toksin temizleme sorunları ve bağırsak florası bozukluklarının varlığını göstermektedir.
Ben otistik çocukların yaklaşık %70'inde çinko eksikliği tespit ediyorum. Bunu tedavi ettiğim için ben umut taciri mi oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için bilim insanı oluyorsunuz? Yoksa çinko eksikliğinin zihinsel fonksiyonları etkilemediğini mi iddia ediyorsunuz?
Otistik çocukların yaklaşık %80'inde gluten (buğday proteini) ve/veya kazeine (süt proteini) karşı entolerans oluyor. Otistik çocukların önemlice bir bölümünün süt ve ürünlerine bağımlı olduğunu, hatta bu yüzden ağrıyı iyi hissetmediklerini biliyor musunuz? Bunları tedavi ettiğim için şarlatan oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için mi bilim insanı oluyorsunuz?
Otistik çocukların önemli sayılabilecek bir bölümünde amino asit değerlerinde düşüklük tespit ediyorum. Bunları tedavi ettiğim için ben umut taciri mi oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için bilim insanı oluyorsunuz?
Otistik çocukların büyük bir bölümünde SPECT incelemesi ile gösterilen frontotemporal bölgelerde beyin kan akımının azaldığını görüyoruz. Tabii ki siz bakmadığınız için bunları göremiyorsunuz. Hiperbarik oksijen buradaki kan akım bozukluklarını düzeltebiliyor. Bu tedavi yöntemi hepsinde olmasa bile birçok hastada etkili oluyor. Şimdi bunu yapmak mı istismar oluyor, yapmamak mı? Tabii bu konuda ne kadar bilginiz olduğu da kuşkulu. Bu arada konu ile ilgili araştırmanın da Pub Med’de kayıtlı olduğunu söylemeden geçmeyeyim (4).
Otistik çocukların %90'ından fazlasında ağır metal yükü saptıyorum. Bunu tedavi ettiğim için ben umut taciri mi oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için bilim insanı oluyorsunuz? Bu tahlillerin yanlış yapıldığını mı iddia ediyorsunuz, yoksa ağır metallerin çocukların ruhsal yapısını etkilemediğini mi iddia ediyorsunuz?
1988 yılında Edelson and Cantor 56 otistik çocuğu inceleyip, 56’sında da ağır metal yükü saptadılar. Araştırıcıların elde ettiği sonuçlara göre bu 56 çocuğun 55’inde karaciğer detoksifikasyon sisteminin iyi çalışmıyordu, 53’ünde de bir ya da daha fazla ağır metal dışı toksik kimyasal madde (ağır metal dışında) yükü vardı. Bu toksinlerin başlıcaları böcek ilaçları, tarım ilaçları, dezenfektan gazlar, antibiyotikler, deodoranlar ve çok sayıda aromatik ve alifatik solventlerdir(5).
2009 yılında sonuçları açıklanan bir araştırmada yenidoğan bebeklerin göbek bağından alınan örneklerde ortalama 287 toksin saptanmış (6). Bu toksinlerden 180’inin kansere, 208’inin doğumsal anomalilere, 217’si ise beyin ve çevresel sinir sistemi için zararlı. Son yıllarda müthiş artış gösteren nöropsikiatrik hastalıkların altında kimyasal toksinlerin rolünün olmadığını mı savunuyorsunuz?
Otistik çocukların %80'inden fazlasında D vitamini yetersizliği tespit ediyorum. D vitamini eksikliği ve otizm arasındaki ilişkiyi gösteren çalışmalardan hiç haberiniz yok anladığım kadarı ile. Halbuki işbirliği içinde olduğunu söylediğiniz Harvard Üniversitesinden 5 araştırıcı anne karnında yetersiz D vitamini almamanın DNA onarım mekanizmalarını ve ve buna bağlı olarak ağır metal ve diğer toksinleri uzaklaştıran detoksifan ve antioksidan sistemleri bozduğunu ve bu durumun otizme yol açan önemli bir faktör olduğununun delillerini ortaya koydular (7). Onların da yayını Pub Med’e kayıtlı.
Peki Nahit hanım siz biliyor musunuz ki Türkiye’deki kadınların mevsimlere göre %66’sı ile %100’ünde D vitamini yetersizliği var. Ben D vitamini eksikliğini tedavi ettiğim için ben umut taciri mi oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için mi bilim insanı oluyorsunuz?
Otistik çocukların yarısından fazlasında mide -bağırsak sorunları, bağırsak flora bozukluğu ve mantar enfeksiyonları tespit ediyorum. Bu sorunlar çok sayıda vitamin ve mineral eksikliklerine, mantar ve diğer patojen mikroorganizmaların toksinlerinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Bütün bu bozukluklar da çocukların duygu ve davranışlarını etkiliyor. Bunları tedavi ettiğim için ben umut taciri mi oluyorum da siz bunları tedavi etmediğiniz için bilim insanı oluyorsunuz?
Son olarak şunu söyleyeyim ki Nihat Hanım; doğası gereği bilim saf ve temizdir. Fakat bilimin gelişim dinamikleri içinde insancıl düşünceler ve merak duygusu kaybediliyor. Bilim sadece kapitalizmle birlikte anılıyor, bireysel çıkarlar ön plana geliyorsa, bilim bütün saflığını-temizliğini artık yitirmeye başlıyor demektir. Temizlik ve saflık yitirildiğinde, doğası gereği bilim alanları da, bilim gibi görünen kendi sahte putlarını oluşturabiliyor ve sahte balonlarla insanları bir süre oyalayabiliyorlar. Fakat biliyorsunuz ki bütün şişirilen balonlar er ya da geç patlarlar; gerçeklerin de kötü bir huyu vardır; eninde sonunda ortaya çıkarlar.
Saygılarımla
(*) Prof. Dr. Ahmet Aydın,
İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı,
Beslenme ve Metabolizma Bilim Dalı Başkanı
KAYNAKLAR
Blaxill MF, Baskin DS, Spitzer WO. Commentary: Blaxill, Baskin, and Spitzer on Croen et al. (2002), the changing prevalence of autism in California. J Autism Dev Disord 2003;33:223-226.
Baron-Cohen S, Scott FJ, Allison C, Williams J, Bolton P, Matthews FE, Brayne C. Prevalence of autism-spectrum conditions: UK school-based population study. Br J Psychiatry. 2009;194(6):500-9
http://www.bioscienceresource.org/commentaries/article.php?id=46
Rossignol DA, Rossignol LW, Smith S, Schneider C, Logerquist S, Usman A, Neubrander J, Madren EM, Hintz G, Grushkin B, Mumper EA. Hyperbaric treatment for children with autism: a multicenter, randomized, double-blind, controlled trial. BMC Pediatr. 2009;9:21.
Edelson SB, Cantor DS. Autism: xenobiotic influences. Toxicol Ind Health 1998;14:799-811.
http://www.ewg.org/reports/bodyburden2/execsumm.php AXYS Analytical Services (Sydney, BC) and Flett Research Ltd. (Winnipeg, MB)
Kinney DK, Barch DH, Chayka B, Napoleon S, Munir KM. Environmental risk factors for autism: Do they help cause de novo genetic mutations that contribute to the disorder? Med Hypotheses. 2010;74(1):102-6

















